BİR TAHKİM KARARI NASIL BİR FIRKA DOĞURDU: HÂRİCÎLİĞİN AKÎDEVÎ KÖKENİ
Sahîh-i Buhârî, Menâkıb 25, İstitâbe 6-7; Sahîh-i Müslim, Zekât 148-156عَنْ أَبِي سَعِيدٍ الْخُدْرِيِّ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: «يَخْرُجُ فِي آخِرِ الزَّمَانِ قَوْمٌ أَحْدَاثُ الْأَسْنَانِ، سُفَهَاءُ الْأَحْلَامِ، يَقُولُونَ مِنْ خَيْرِ قَوْلِ الْبَرِيَّةِ، يَقْرَءُونَ الْقُرْآنَ لَا يُجَاوِزُ حَنَاجِرَهُمْ، يَمْرُقُونَ مِنَ الدِّينِ كَمَا يَمْرُقُ السَّهْمُ مِنَ الرَّمِيَّةِ، فَأَيْنَمَا لَقِيتُمُوهُمْ فَاقْتُلُوهُمْ، فَإِنَّ فِي قَتْلِهِمْ أَجْرًا لِمَنْ قَتَلَهُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ»
Ebû Saîd el-Hudrî'den (r.a) rivayet edildiğine göre Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: Ahir zamanda öyle bir topluluk çıkacak ki, yaşça gençtirler, akılca sefihtirler (kıt görüşlüdürler). İnsanların sözlerinin en güzelini söylerler, fakat Kur'an okumaları boğazlarından öteye (kalplerine) geçmez; tıpkı okun avı delip geçip bir iz bırakmadan çıkması gibi, onlar da dinden çıkıp giderler. Onları nerede bulursanız öldürün; çünkü onları öldürende kıyamet günü bir ecir (sevap) vardır.
SELEF-İ SALİHİN VE EHL-İ SÜNNET ÂLİMLERİNİN TARİHÎ TAHLİLİ
Bu hadis, ashabın Sıffîn savaşından sonra yaşadığı hâdiseye tam bir işaret taşımaktadır. Muâviye'nin ordusu mağlup olma emaresi gösterince Amr b. el-Âs'ın önerisiyle mızraklara Mushaf sayfaları takılıp Aramızda Allah'ın Kitabı hakemlik etsin çağrısı yapıldı. Hz. Ali (r.a) bu tahkim teklifini kabul edip Ebû Mûsâ el-Eş'arî'yi kendi hakemi tayin edince, kendi ordusundan bir grup buna şiddetle itiraz etti: Beşerin hakemliğine neden razı oluyorsun, hüküm ancak Allah'ındır (Lâ hukme illâ lillâh)! diyerek Hz. Ali'nin bu tahkimi kabul etmekle günaha (hatta bazılarına göre küfre) girdiğini iddia ettiler ve ordudan ayrılıp Harûrâ'ya çekildiler. Hz. Ali onlara Bu söz haktır, fakat onunla batıl bir maksat (imamete isyan) kastediyorsunuz diyerek cevap verdi.
Hâricîlerin akîdesindeki asıl kırılma noktası şudur: Onlar, büyük günah işleyen (özellikle kendilerince haksız yere hüküm veren bir yöneticiye itaat eden) kişinin imandan tamamen çıkıp kâfir olacağını, imanın tek bir bütün olup bir parçasının eksilmesiyle tamamının yok olacağını iddia ettiler. Bu akîde onları, kendilerinden olmayan bütün müslümanları -sahabeyi dahi- tekfir etmeye ve topluca kılıçla öldürmeye kadar götürdü. Nehrevan'da Hz. Ali'nin ordusuyla giriştikleri savaşta neredeyse tamamı helak oldu, fakat fikirleri tarih boyunca farklı isimlerle (İbâzıyye gibi ilımlı kollar hariç) varlığını sürdürdü.
Hâricîlerin hatası iki katmanlıdır: Birincisi usûlde; Kur'an'ı, sahabenin ve âlimlerin anlayışından kopararak kendi kısır anlayışlarıyla tefsir ettiler, bu yüzden Nebi Kur'an okumaları boğazlarından geçmez buyurmuştur -yani ilim olarak değil, sadece dil ucunda kalan bir okuyuştur. İkincisi amelde; büyük günahı küfür saydılar ve bu yanlış öncülden yola çıkarak masum kanı dökmeyi, hatta hamile kadınları katletmeyi (Nehrevan'da yaşandığı gibi) mubah gördüler. Onlara has olan şey günah işlemek değil, dini yanlış anlayıp o yanlış anlayışı kılıçla dayatmaktı; bu yüzden ümmet onları dinden çıkanlar (mürûk) olarak isimlendirmiştir.
Hicretin 37. senesinde Sıffîn'de yaşanan tahkim hâdisesinden sonra Harûrâ'ya çekilen bu topluluk önce on iki bin kişiye ulaştı. Hz. Ali onlarla önce münazara etti, İbn Abbas'ı gönderdi, pek çoğu ikna olup geri döndü; ancak inatla direnen bir grup Nehrevan'da masum bir sahâbî olan Abdullah b. Habbâb b. el-Eret'i ve hamile eşini sadece Hz. Ali'yi ve Osman'ı tekfir etmedikleri için katlettiler. İşte bu vahşet, Hz. Ali'yi onlarla savaşmaya mecbur bıraktı ve Nebevî müjde gerçekleşti: Onların büyük çoğunluğu o savaşta helak oldu.