BİR MESCİD SÜTUNUNDAKİ AYRILIK: MU'TEZİLE MEZHEBİNİN DOĞDUĞU AN
Sünen-i Ebî Dâvûd, Sünnet 21 (Hadis no. 4739); Sünen-i Tirmizî, Kıyâme 11; Sünen-i İbn Mâce, Zühd 37عَنْ أَنَسِ بْنِ مَالِكٍ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ عَنِ النَّبِيِّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ: «شَفَاعَتِي لِأَهْلِ الْكَبَائِرِ مِنْ أُمَّتِي»
Enes b. Mâlik'ten (r.a) rivayet edildiğine göre Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: Benim şefaatim, ümmetimden büyük günah işleyenler içindir.
SELEF-İ SALİHİN VE EHL-İ SÜNNET ÂLİMLERİNİN TARİHÎ TAHLİLİ
Basra'da Hasan-ı Basrî'nin ders halkasında bir gün şu soru soruldu: Büyük günah işleyen kimseye mümin mi kâfir mi denir? Hasan-ı Basrî cevap vermeye hazırlanırken talebelerinden Vâsıl b. Atâ (ö. 131/748) araya girip şöyle dedi: Ben derim ki, o ne tam mümindir ne de tam kâfir; o, ikisi arasında bir menzildedir (el-menzile beyne'l-menzileteyn/iki konum arasındaki konum). Sonra kalkıp mescidin başka bir sütununa çekildi ve kendi görüşünü orada öğretmeye başladı. Hasan-ı Basrî onun bu hareketine bakıp İ'tezele annâ (Bizden ayrıldı, çekildi) dedi. İşte bu söz, Mu'tezile isminin doğduğu andır.
Mu'tezilî kaynakların kendisi de bu hadiseyi reddetmez, aksine el-usûlü'l-hamse (beş temel ilke) adını verdikleri sisteme el-menzile beyne'l-menzileteyni ikinci temel olarak yerleştirirler. Onlara göre büyük günah işleyen kişi dünyada ne mümin ne kâfir olarak isimlendirilir, sadece fâsık denir; ahirette ise tövbe etmeden ölürse -kâfirden hafif olsa da- ebedî olarak cehennemde kalır ve Nebi'nin şefaati ona ulaşmaz. Bu, doğrudan Ehl-i Sünnet'in şefaat ve büyük günah anlayışına zıttır.
Vâsıl b. Atâ'nın bu görüşü, aslında Hâricîlerin büyük günahkâr kâfirdir iddiasıyla Mürcie'nin günah imana zarar vermez, o yine tam mümindir iddiası arasında yeni bir üçüncü kategori icat etmekti; oysa Kitap ve Sünnet, insanları ya mümin ya kâfir olarak isimlendirir, üçüncü bir ne o ne bu ismi ihdas etmez. Fâsık, Kur'an'da ve hadiste mümin ismiyle anılmaya devam eder, fakat nakıs (eksik) bir imanla. Vâsıl'ın icadı, isim vermede yeni bir bid'attir ve ardından ahirette ebedî cehennemliktir hükmüyle şefaati inkâra kadar uzanan tehlikeli bir yola girmiştir.
Mu'tezile'nin şefaati sadece tövbekârlara ve zaten cennete girecek olanlara has kılması, Nebi'nin (sallallahu aleyhi ve sellem) Şefaatim ümmetimden büyük günah işleyenler içindir sözüyle açıkça çelişir. Eğer şefaat sadece tövbekâr ve masumlar içinse, bu sözde hiçbir özel anlam kalmaz; zira onlar zaten cennete gireceklerdir. Şefaatin hikmeti, tam olarak günahıyla cehennemi hak etmiş fakat tevhidini kaybetmemiş kimseleri Allah'ın izniyle oradan çıkarmaktır. Mu'tezile bunu reddederek Allah'ın rahmetini kendi akıl kalıplarına hapsetmiştir.
Mu'tezile'nin adl (adalet) ilkesi etrafında kurduğu bu sistem, Allah'ın rahmetini ve dilediğini affetme kudretini, kendi kıyasladıkları bir adalet tanımına hapsetmeye çalışır. Oysa Allah Teâlâ dilediğine dilediği kadar azap eder, dilediğini de dilediği şekilde bağışlar; O'nun mülkünde O'na hesap sorulmaz. Ehl-i Sünnet'in vasat yolu şudur: Büyük günah işleyen kişi, günahı kadar tehdit (vaîd) altındadır, fakat tövbe ederse veya Allah dilerse veya şefaate nail olursa affedilir; ne Hâricî gibi onu kesin kâfir ilan ederiz, ne Mu'tezilî gibi kesin ebedî cehennemlik sayarız, ne de Mürcie gibi günahını önemsizleştiririz.