FASIL I
Zât ve Ulûhiyyet
Zâtın kendisine ve ulûhiyyetin tenzîhine bakan isimler.
اللَّه
ALLAH
Kendisinden başka ilah olmayan yüce zât.
«Allah» ismi, İhlâs sûresinde geçtiği üzere ulûhiyette tekliği bildirir; Sa'dî'nin belirttiği gibi bu isim tek başına bütün kemal sıfatlarını kendinde toplayanı, benzeri ve dengi bulunmayanı ifade eder. Muhtasar tefsirin vurguladığı üzere «Allah», ilahlığında ortağı olmayan, kendisinden başka hak mabud bulunmayan zâtın has ismidir. Fâtiha'nın besmelesini açıklarken Sa'dî, «Allah» isminin ma'bud olanı, tek başına ibadete müstahak olanı bildirdiğini belirtir; çünkü bu isim, ulûhiyetin gerektirdiği bütün kemal sıfatlarına sahip olmayı ifade eder. Sa'dî'nin aynı yerde belirttiği gibi Allah'ın isim ve sıfatları, ta'til, temsil ve teşbih söz konusu olmaksızın, geldiği şekliyle kabul edilir. Doksan dokuz ismin tamamı bu isme râci olduğu için «Allah», dinin bütün itikadî temelinin başlangıç noktasıdır.
قُلْ هُوَ اللَّهُ أَحَدٌ
“De ki; O Allah bir tektir.”
İhlâs 112/1
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
“Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın ismiyle.”
Fatiha 1/1
Kul, dua ederken, yemin ederken, bir işe başlarken hep bu ismi anar; bu, ibadetin her çeşidini yalnız O'na has kılması gerektiğinin kalpte sürekli tazelenen bir hatırlatıcısıdır.
FASIL II
Rahmet ve Lütuf
Merhametin, bağışlamanın ve karşılıksız ihsanın isimleri.
الرَّحْمَن
ER-RAHMÂN
KÖKرـحـم
Tüm yarattıklarına sınırsız merhamet eden.
Tâhâ sûresinde bu isim doğrudan istivâ fiiliyle birlikte anılır; Sa'dî'nin açıkladığı üzere Rahmân, yaratılmışların en büyüğü olan Arş'a, celâline yakışır ve nasıl olduğu sorulmaksızın istivâ etmiştir. Ehl-i sünnet bu sıfatı ne bir cismin oturması gibi tasavvur eder ne de başka bir mânaya çevirir; onu teşbihsiz ve te'vilsiz, geldiği zâhir mânasıyla kabul eder. İbn Kesîr'in de kaydettiği gibi aynı âyet Rahmân'ın Arş üzerindeki hükümranlığını doğrudan bildirir. Sa'dî'nin Fâtiha tefsirinde belirttiği üzere Rahmân ismi bütün yaratılmışları kuşatan geniş bir rahmete delâlet eder; bu genel rahmetten sonra rahmetin en kâmil ve kesintisiz payı ise -aynı tefsirin ifadesiyle- takvâ sahiplerine yazılmıştır. Böylece bu isim, yalnız bir duygu değil, kâinatı yaratmada ve yönetmede tecelli eden fiilî bir tasarrufu da haber verir.
الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
“O Rahmân ve Rahim,”
Fatiha 1/3
الرَّحْمَٰنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَىٰ
“O Rahmân (kudret ve hakimiyyetiyle) Arş'a hakim oldu.”
Tâhâ 20/5
Kul, rızkının, nefesinin ve sahip olduğu her nimetin -iman etsin ya da etmesin- Rahmân isminin bir tecellisi olduğunu bilerek şükre çağrılır. Bu genel rahmetin hâlâ kendisini kuşattığını hissetmek, günahı çok olan bir kulun bile Allah'tan ümidini kesmemesi için bir dayanaktır.
الرَّحِيم
ER-RAHÎM
KÖKرـحـم
Mü'minlere özel rahmetiyle muamele eden.
Bakara sûresinde Rahîm ismi, ilahın bir ve tek oluşunu bildiren âyetin hemen sonunda zikredilir; Sa'dî'nin belirttiği gibi bu isim, hiçbir yaratılmışın rahmetine benzemeyen, eşsiz bir rahmet sıfatına delâlet eder. Muhtasar tefsirin ifadesiyle Allah, Rahîm ismiyle özellikle kullarına karşı böyle muamele eder ve onlara sayılamayacak kadar çok nimet bahşeder. Sa'dî'nin Fâtiha tefsirinde açıkladığı üzere Rahmân ve Rahîm birlikte bütün yaratılmışları kuşatan geniş bir rahmete delâlet eder; bu rahmetin mutlak ve kesintisiz olan payı ise, aynı tefsirin ifadesiyle, peygamberlere tâbi olan takvâ sahiplerine yazılmıştır. Klasik tefsir geleneğinde bu isim, Rahmân'ın bütün yaratılmışları kapsayan genel rahmetinden farklı olarak, özellikle mü'minlere has bu kalıcı rahmet payını öne çıkarır. İbn Kesîr'in de naklettiği üzere âyet, tek ilahın bulunduğunu ilan ettikten hemen sonra Rahmân ve Rahîm isimlerini bir arada zikreder; bu sıralanış kulun ibadetini yalnız bu rahmet sahibine yöneltmesi gerektiğini hatırlatır.
الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
“O Rahmân ve Rahim,”
Fatiha 1/3
وَإِلَٰهُكُمْ إِلَٰهٌ وَاحِدٌ ۖ لَّا إِلَٰهَ إِلَّا هُوَ الرَّحْمَٰنُ الرَّحِيمُ
“Her halde hepinizin ilâhı, bir tek ilâhtır. Ondan başka bir ilâh yoktur. O Rahmân ve Rahîm'dir.”
Bakara 2/163
Kul, günahının çokluğuna değil Rahîm isminin kendisine has bu yakın muamelesine güvenerek tevbeye yönelir; bu ismi anması, rahmetin en kâmil ve kalıcı şeklinin iman edenlere vaad edildiğini hatırlayıp ibadette sebat etmesine vesile olur.
FASIL I
Zât ve Ulûhiyyet
Zâtın kendisine ve ulûhiyyetin tenzîhine bakan isimler.
الْمَلِك
EL-MELİK
KÖKمـلـك
Mülkün gerçek ve mutlak sahibi.
Tâhâ sûresinde bu isim «el-Hak» sıfatıyla birlikte anılır; Sa'dî'nin açıkladığı üzere hükümranlık, ancak celâl sahibi olana hakkıyla ait olabilecek bir kemal sıfatıdır. Sa'dî'nin vurguladığı gibi yaratılmışların bazı şeylere sahip olması geçici ve sınırlıyken, Allah'ın mülkiyeti ve hükümranlığı hiçbir zaman zeval bulmaz, son bulmaz. Mülk sûresinin açılışı da aynı mânayı «mutlak hükümranlık elinde olan» ifadesiyle betimler; Sa'dî'ye göre bu, ulvî ve süflî âlemin tamamı üzerindeki tasarrufun yalnız Allah'a ait olduğunu, bu tasarrufun hem kaderî hem de şer'î hükümlerle dilediği gibi yürütüldüğünü bildirir. Muhtasar tefsirin ifadesiyle Melik, her şeyin mülkünün sahibi olan, hakkı ve sözü hak olandır; bu iki âyetin ortak vurgusu, mülkte hiçbir ortağın bulunmadığıdır.
فَتَعَالَى اللَّهُ الْمَلِكُ الْحَقُّ ۗ وَلَا تَعْجَلْ بِالْقُرْآنِ مِن قَبْلِ أَن يُقْضَىٰ إِلَيْكَ وَحْيُهُ ۖ وَقُل رَّبِّ زِدْنِي عِلْمًا
“Hükmü her yerde geçerli gerçek hükümdar olan Allah yücedir. (Ey Muhammed!) Kur'ân sana vahyedilirken, vahiy bitmeden önce (unutma korkusu ile) Kur'ân'ı okumada acele etme; "Rabbim! benim ilmimi artır" de.”
Tâhâ 20/114
تَبَارَكَ الَّذِي بِيَدِهِ الْمُلْكُ وَهُوَ عَلَىٰ كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ
“Mutlak hükümranlık elinde bulunan Allah, yüceler yücesidir ve O'nun her şeye gücü yeter.”
Mülk 67/1
Kul, elindeki her mülkün ve yetkinin geçici bir emanet olduğunu, gerçek ve kalıcı hükümranlığın yalnız Melik'e ait olduğunu bilerek dünya malına gönül bağlamaz; O'nun emir ve yasaklarına boyun eğmek, kulun kendi hayatı üzerindeki tasarrufunu da Melik'in mutlak iradesine teslim etmesi demektir.
الْقُدُّوس
EL-KUDDÛS
KÖKقـدـس
Her türlü eksiklikten münezzeh, tertemiz.
Haşr sûresinde Kuddûs ismi tek başına değil; Melik, Selâm, Mü'min, Müheymin gibi bir dizi celâl ismiyle birlikte zikredilir ve âyet, Allah'ın müşriklerin yakıştırdığı ortaklardan münezzeh olduğunu bildiren bir vurguyla kapanır. Sa'dî'nin açıkladığı üzere bu isim, her türlü kusur ve eksiklikten uzak olan, sıfat ve celâlinde ta'zime lâyık bulunan zâtı bildirir. Cuma sûresinde ise aynı isim, göklerde ve yerde olan her varlığın Allah'ı tesbih etmesiyle birlikte anılır; muhtasar tefsirin ifadesiyle bütün mahlûkat, kendisine yakışmayacak her türlü eksiklik ve kusurdan O'nu bu şekilde tenzih eder. İbn Kesîr'in de naklettiği gibi bu isim her iki âyette de tek başına değil bir isimler zinciri içinde geçer; bu, Allah'ın kemalinin tek bir sıfatla değil bütün celâl ve cemâl isimleriyle birlikte tanınması gerektiğini gösterir. Ehl-i sünnet Kuddûs ismini, Allah'ı yaratılmışlara benzetmeden ve hiçbir sıfatını inkâr etmeden kabul eder; O'nun münezzehliği, sıfatları kemal üzere ispat ederek anlaşılır, onları yok sayarak değil.
هُوَ اللَّهُ الَّذِي لَا إِلَٰهَ إِلَّا هُوَ الْمَلِكُ الْقُدُّوسُ السَّلَامُ الْمُؤْمِنُ الْمُهَيْمِنُ الْعَزِيزُ الْجَبَّارُ الْمُتَكَبِّرُ ۚ سُبْحَانَ اللَّهِ عَمَّا يُشْرِكُونَ
“O, öyle bir Allah'tır ki, kendisinden başka hiçbir tanrı yoktur. O, mâlik ve sahiptir, münezzehtir, selâmet verendir, emniyete kavuşturandır, gözetip koruyandır, üstündür, istediğini zorla yaptıran, büyüklükte eşi olmayandır. Allah puta tapanların ortak koştukları şeylerden münezzehtir.”
Haşr 59/23
يُسَبِّحُ لِلَّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ الْمَلِكِ الْقُدُّوسِ الْعَزِيزِ الْحَكِيمِ
“Göklerde ve yerde olanların hepsi padişah, mukaddes, azîz ve hakîm olan Allah'ı tesbih etmektedir.”
Cuma 62/1
Kul, günlük tesbihatında Sübhânallah derken aslında Kuddûs isminin mânasını tekrarlamış olur; bu, kalbi Allah hakkında her türlü noksan düşünceden arındırıp O'nu gereği gibi ta'zim etmeye çağırır.
FASIL II
Rahmet ve Lütuf
Merhametin, bağışlamanın ve karşılıksız ihsanın isimleri.
السَّلَام
ES-SELÂM
KÖKسـلـم
Her âfetten selamette olan, esenlik veren.
Selâm ismi, Haşr sûresinin bu âyetinde Melik ve Kuddûs isimleriyle art arda zikredilir; Sa'dî'nin tefsirinde bu isimlerin bu şekilde bir arada geçmesi, Allah'ın hem mülkte tek hâkim hem de zâtında, sıfatlarında ve celâlinde her türlü kusur ve noksandan münezzeh olduğunu birlikte hatırlatır. Selâm kökü, âfetten, ayıptan ve eksiklikten salim olma mânasını taşır; bu yüzden isim önce Allah'ın kendi zâtındaki kemâline, sonra da O'ndan kullarına ulaşan esenliğe işaret eder. Âyetin sonunda müşriklerin Allah'a kattığı ortaklardan O'nun tenzih edilmesi de yine aynı Selâm mânasının bir uzantısıdır: Allah, kendisine yakıştırılan her türlü eksik vasıftan berîdir. Ehl-i sünnet bu ismi, bir mahlûkun esenliğine benzetmeden, keyfiyetini araştırmadan ve mânasını başka yöne çevirmeden olduğu gibi kabul eder.
هُوَ اللَّهُ الَّذِي لَا إِلَٰهَ إِلَّا هُوَ الْمَلِكُ الْقُدُّوسُ السَّلَامُ الْمُؤْمِنُ الْمُهَيْمِنُ الْعَزِيزُ الْجَبَّارُ الْمُتَكَبِّرُ ۚ سُبْحَانَ اللَّهِ عَمَّا يُشْرِكُونَ
“O, öyle bir Allah'tır ki, kendisinden başka hiçbir tanrı yoktur. O, mâlik ve sahiptir, münezzehtir, selâmet verendir, emniyete kavuşturandır, gözetip koruyandır, üstündür, istediğini zorla yaptıran, büyüklükte eşi olmayandır. Allah puta tapanların ortak koştukları şeylerden münezzehtir.”
Haşr 59/23
Kul, huzursuzluk ve korku anında gerçek esenliğin yalnız Selâm'dan geldiğini bilerek kalbini O'na bağlar; birbirine selâm vererek de bu ismin kendi hayatındaki yansımasını esenlik dileme alışkanlığı hâlinde yaşatır.
FASIL VI
Rızık ve Kefâlet
Rızkın, korumanın ve dayanılan güvencenin isimleri.
الْمُؤْمِن
EL-MÜ'MİN
KÖKأـمـن
Güven veren, kullarını koruyan.
Sa'dî'nin bu âyetin tefsirinde vurguladığı üzere Mü'min ismi, öncelikle Allah'ın resûllerini ve peygamberlerini gönderdiği apaçık âyetler, kesin belgeler ve seçik delillerle tasdik etmesini, onları doğrulamasını anlatır. Muhtasar tefsirde de aynı mâna öne çıkar: Allah, peygamberlerini âyetleri, yani mucizeleri ve delilleriyle tasdikleyendir. Bu ismin taşıdığı bir başka boyut da şudur: Allah, kendisine sığınan kuluna emniyet veren, va'dinde sadık olan ve asla sözünden dönmeyendir. Haşr sûresindeki bu âyette Mü'min ismi, Melik, Kuddûs ve Selâm isimlerinin hemen ardından gelir; bu sıralama Allah'ın hem mutlak hükümran hem de zâtında güvenilir ve sözüne sadık olduğunu birlikte hatırlatır.
هُوَ اللَّهُ الَّذِي لَا إِلَٰهَ إِلَّا هُوَ الْمَلِكُ الْقُدُّوسُ السَّلَامُ الْمُؤْمِنُ الْمُهَيْمِنُ الْعَزِيزُ الْجَبَّارُ الْمُتَكَبِّرُ ۚ سُبْحَانَ اللَّهِ عَمَّا يُشْرِكُونَ
“O, öyle bir Allah'tır ki, kendisinden başka hiçbir tanrı yoktur. O, mâlik ve sahiptir, münezzehtir, selâmet verendir, emniyete kavuşturandır, gözetip koruyandır, üstündür, istediğini zorla yaptıran, büyüklükte eşi olmayandır. Allah puta tapanların ortak koştukları şeylerden münezzehtir.”
Haşr 59/23
Kul, Allah'ın vaadinde asla dönmeyeceğini bilerek O'nun sözüne ve elçilerine getirdiği delillere tam bir güvenle bağlanır; sıkıntı anında da emniyetin yalnız Mü'min olan Rabb'inden geleceğine yürekten inanır.
FASIL IV
İlim ve Hikmet
Bilmenin, işitmenin, görmenin ve inceliğin isimleri.
الْمُهَيْمِن
EL-MÜHEYMİN
KÖKهـيـمـن
Her şeyi gözetip koruyan.
Bir varlığın üzerinde durup onu her yönüyle kollaması, hiçbir hâlini kaçırmaması anlamına gelen Müheymin ismi, Sa'dî'nin bu âyetteki açıklamasına göre yalnız insanları değil bütün yaratılmışları ve işledikleri her ameli kapsar. Muhtasar tefsir de aynı noktaya işaret ederek kulların amellerinin Allah tarafından hakkıyla gözetildiğini vurgular. Haşr sûresindeki bu âyette Müheymin, Mü'min isminin hemen ardından zikredilir; bu yakınlık, Allah'ın hem elçilerinin doğruluğunu tasdik eden hem de yarattıklarının hiçbirini kendi hâline bırakmayan zât olduğunu birlikte hatırlatır. Ehl-i sünnet bu gözetimi, bir mahlûkun gözetlemesine benzetmeden, keyfiyetini sormadan ve mânasını çarpıtmadan Allah'a nispet eder.
هُوَ اللَّهُ الَّذِي لَا إِلَٰهَ إِلَّا هُوَ الْمَلِكُ الْقُدُّوسُ السَّلَامُ الْمُؤْمِنُ الْمُهَيْمِنُ الْعَزِيزُ الْجَبَّارُ الْمُتَكَبِّرُ ۚ سُبْحَانَ اللَّهِ عَمَّا يُشْرِكُونَ
“O, öyle bir Allah'tır ki, kendisinden başka hiçbir tanrı yoktur. O, mâlik ve sahiptir, münezzehtir, selâmet verendir, emniyete kavuşturandır, gözetip koruyandır, üstündür, istediğini zorla yaptıran, büyüklükte eşi olmayandır. Allah puta tapanların ortak koştukları şeylerden münezzehtir.”
Haşr 59/23
Kul, tek başına kaldığı anlarda dahi hiçbir hâlinin ve amelinin Allah'ın gözetiminden gizli kalmadığını bilerek hem edepli davranmaya hem de yalnız bırakılmadığı güvenini taşımaya çağrılır.
FASIL III
Kudret ve Celâl
Gücün, izzetin ve karşı konulmazlığın isimleri.
الْعَزِيز
EL-AZÎZ
KÖKعـزـز
Karşı konulmaz izzet sahibi.
Âl-i İmrân sûresinde Azîz ismi, insanı ana rahminde dilediği surette şekillendiren fiille birlikte anılır; Sa'dî'nin belirttiği gibi kulları yaratılışın ilk safhasından nihaî hâline kadar bu şekilde var eden zâtın bu işte hiçbir ortağı yoktur, dolayısıyla O'ndan başka ibadete lâyık bir ilâh da yoktur. Haşr sûresindeki âyette ise aynı isim Melik ve Kuddûs gibi celâl isimleriyle yan yana zikredilir; Sa'dî'nin bu âyetteki açıklamasına göre her şey O'nun emrine boyun eğmiş, hiçbir varlık O'na üstün gelememiştir. Âl-i İmrân âyetinde Azîz'in Hakîm ismiyle birlikte gelmesi, muhtasar tefsirin de vurguladığı gibi, bu gücün asla keyfî olmayıp yaratmada ve şeriatta hikmetle iç içe olduğunu gösterir. Ehl-i sünnet, bu izzeti herhangi bir mahlûkun gücüyle kıyaslamadan, keyfiyetini sormadan ve mânasını başka yöne çevirmeden Allah'a nispet eder.
هُوَ اللَّهُ الَّذِي لَا إِلَٰهَ إِلَّا هُوَ الْمَلِكُ الْقُدُّوسُ السَّلَامُ الْمُؤْمِنُ الْمُهَيْمِنُ الْعَزِيزُ الْجَبَّارُ الْمُتَكَبِّرُ ۚ سُبْحَانَ اللَّهِ عَمَّا يُشْرِكُونَ
“O, öyle bir Allah'tır ki, kendisinden başka hiçbir tanrı yoktur. O, mâlik ve sahiptir, münezzehtir, selâmet verendir, emniyete kavuşturandır, gözetip koruyandır, üstündür, istediğini zorla yaptıran, büyüklükte eşi olmayandır. Allah puta tapanların ortak koştukları şeylerden münezzehtir.”
Haşr 59/23
هُوَ الَّذِي يُصَوِّرُكُمْ فِي الْأَرْحَامِ كَيْفَ يَشَاءُ ۚ لَا إِلَٰهَ إِلَّا هُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ
“Sizi, rahimlerde dilediği gibi şekillendiren O'dur. Kendisinden başka tanrı olmayan, şan, şeref ve hikmet sahibi olan O'dur.”
Âl-i İmrân 3/6
Kul, kendi zaafını ve aczini bildiği her durumda gerçek gücün ve izzetin yalnız Allah'ta olduğunu hatırlayarak boyun eğmesi gereken tek merciin O olduğunu kabul eder; kendi şeref arayışını da ancak O'na kulluk ve itaatte arar.
الْجَبَّار
EL-CEBBÂR
KÖKجـبـر
Dilediğini yapan, kırıkları onaran.
Haşr sûresinde Cebbâr ismi, Azîz isminin hemen ardından yer alır; Sa'dî'nin bu âyetteki açıklamasına göre önce bütün kulların O'nun emri altında bulunup boyun eğdiği, mahlûkatın tamamının O'na itaat ettiği anlatılır. Aynı tefsirde ismin bir başka boyutu daha geçer: Sa'dî, Cebbâr'ı aynı zamanda kırık kalplileri onaran, gönlü perişan olanı zenginleştiren Allah olarak açıklar. Muhtasar tefsirin ifadesiyle Allah, her şeye ululuğuyla üstün gelen Cebbâr'dır. Ehl-i sünnet, bu ismin hem boyun eğdirme hem de onarma yönünü, bir insanın gücüne veya şefkatine benzetmeden ve keyfiyetini araştırmadan Allah'a has kılar.
هُوَ اللَّهُ الَّذِي لَا إِلَٰهَ إِلَّا هُوَ الْمَلِكُ الْقُدُّوسُ السَّلَامُ الْمُؤْمِنُ الْمُهَيْمِنُ الْعَزِيزُ الْجَبَّارُ الْمُتَكَبِّرُ ۚ سُبْحَانَ اللَّهِ عَمَّا يُشْرِكُونَ
“O, öyle bir Allah'tır ki, kendisinden başka hiçbir tanrı yoktur. O, mâlik ve sahiptir, münezzehtir, selâmet verendir, emniyete kavuşturandır, gözetip koruyandır, üstündür, istediğini zorla yaptıran, büyüklükte eşi olmayandır. Allah puta tapanların ortak koştukları şeylerden münezzehtir.”
Haşr 59/23
Kul, dünyada kırılan, kesilen, tükenen ne varsa onu gerçekten onaracak olanın yalnız Cebbâr olduğunu bilerek kırgın kalbini önce O'na açar; O'nun karşısında ise büyüklenmeden, bütün varlığın boyun eğdiği bu kudret karşısında acziyetini kabul eder.
الْمُتَكَبِّر
EL-MÜTEKEBBİR
KÖKكـبـر
Büyüklük ancak kendisine yaraşan.
Mütekebbir, insanlarda yerilen bir sıfatla aynı kökten gelse de Allah için tam tersi bir anlam taşır: Sa'dî'nin bu âyetin tefsirinde belirttiği gibi bu büyüklük, kusurdan, zulümden ve haksızlıktan münezzeh bir azamettir, oysa kulun büyüklenmesi tam da bunlara bulaşmasından ötürü yerilir. Haşr sûresinin bu âyeti ismi Azîz ve Cebbâr isimleriyle yan yana zikredip 'Allah puta tapanların ortak koştukları şeylerden münezzehtir' diyerek bitirir; Sa'dî'nin ifadesiyle büyüklük ve azamet yalnız Allah'a mahsustur. Muhtasar tefsirin vurguladığı üzere isim burada doğrudan müşriklerin koştuğu ortakların reddiyle birlikte gelir; yani Mütekebbir, başka hiçbir varlığın büyüklük iddiasına yer bırakmayan bir isimdir. Ehl-i sünnet bu ismi de diğer sıfatlar gibi teşbihsiz ve tekyifsiz kabul eder; kulun tekebbürü yerilirken Allah'ın büyüklüğü övülür, çünkü ikisi arasında hiçbir ortaklık yoktur.
هُوَ اللَّهُ الَّذِي لَا إِلَٰهَ إِلَّا هُوَ الْمَلِكُ الْقُدُّوسُ السَّلَامُ الْمُؤْمِنُ الْمُهَيْمِنُ الْعَزِيزُ الْجَبَّارُ الْمُتَكَبِّرُ ۚ سُبْحَانَ اللَّهِ عَمَّا يُشْرِكُونَ
“O, öyle bir Allah'tır ki, kendisinden başka hiçbir tanrı yoktur. O, mâlik ve sahiptir, münezzehtir, selâmet verendir, emniyete kavuşturandır, gözetip koruyandır, üstündür, istediğini zorla yaptıran, büyüklükte eşi olmayandır. Allah puta tapanların ortak koştukları şeylerden münezzehtir.”
Haşr 59/23
Kul, bu ismi anarken kendi nefsindeki kibirden arınmaya, büyüklüğün yalnız Rabbine ait olduğunu kalbiyle tasdik etmeye çağrılır. Namazının her rükninde tekbir getirip 'Allahu ekber' derken bu ismi en canlı biçimde yaşar; kendi küçüklüğünü ve Allah'ın büyüklüğünü böylece tekrar tekrar idrak eder.
FASIL VII
Yaratma ve Sûret
Yoktan var etmenin, sûret vermenin ve yol göstermenin isimleri.
الْخَالِق
EL-HÂLIK
KÖKخـلـق
Her şeyi yoktan var eden.
En'âm sûresindeki âyet, Hâlık ismini yalnız bir bilgi cümlesi olarak değil, doğrudan bir hükmün gerekçesi olarak zikreder: Rabbin her şeyin yaratıcısı olduğu söylenir söylenmez hemen ardından yalnız O'na ibadet edilmesi emredilir. Sa'dî'nin bu âyetin tefsirinde belirttiği gibi yaratma ile ibadet arasındaki bu bağ, rububiyeti kabul edip uluhiyeti reddetmenin akılla bağdaşmayacağını gösterir. Haşr sûresinde ise Hâlık ismi Bâri' ve Musavvir isimleriyle birlikte anılır; İbn Kesîr'in aktardığı bu sıralama, yaratmanın ayrı aşamalarını -var etme, kusursuzca inşa etme, şekil verme- bir arada hatırlatır. Sa'dî'nin de vurguladığı gibi göklerin ve yerin yaratılışında Allah'a hiçbir ortak yoktur; Hâlık ismi bu yönüyle yalnız bir kudret bildirimi değil, kulu tevhide çağıran bir delildir.
هُوَ اللَّهُ الْخَالِقُ الْبَارِئُ الْمُصَوِّرُ ۖ لَهُ الْأَسْمَاءُ الْحُسْنَىٰ ۚ يُسَبِّحُ لَهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ ۖ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ
“O, yaratan, var eden, varlıklara şekil veren Allah'tır. En güzel isimler O'nundur. Göklerde ve yerde olanlar O'nun şânını yüceltmektedirler. O, gâlib olan, her şeyi hikmeti uyarınca yapandır.”
Haşr 59/24
ذَٰلِكُمُ اللَّهُ رَبُّكُمْ ۖ لَا إِلَٰهَ إِلَّا هُوَ ۖ خَالِقُ كُلِّ شَيْءٍ فَاعْبُدُوهُ ۚ وَهُوَ عَلَىٰ كُلِّ شَيْءٍ وَكِيلٌ
“İşte Rabbiniz Allah bu! O'ndan başka ilâh yoktur; O, her şeyin yaratanıdır. O'na kulluk edin, O her şeye vekildir.”
En'âm 6/102
Kul, kendisini ve çevresindeki her şeyi yaratanın yalnız Allah olduğunu bildiğinde, ne yaratılışında ne de rızkında başka bir güce yönelmez. En'âm âyetinin doğrudan bağladığı gibi bu bilgi kulu ibadeti yalnız Allah'a has kılmaya götürür; çünkü yaratmada tek olan, kulluğu hak etmede de tektir.
الْبَارِئ
EL-BÂRİ'
KÖKبـرـأ
Yarattıklarını kusursuzca var eden.
Haşr sûresinin bu âyetinde Bâri' ismi Hâlık ve Musavvir isimleriyle birlikte zikredilir; Sa'dî'nin tefsirinde belirttiği gibi bu üç isim yaratma, idare ve takdir etmekle ilgilidir ve hiçbirinde Allah'a ortak yoktur. Bâri' ismi dilde 'berâ' kökünden gelir; bu kök bir şeyi kusurdan temizlenmiş, âzâları birbiriyle tam uyumlu bir bütün hâlinde ortaya çıkarmayı çağrıştırır. İbn Kesîr'in de aktardığı üzere en güzel isimlerin tamamı O'nundur ve hiçbirinde herhangi bir eksiklik bulunmaz; Bâri' ismi bu kemalin yaratma fiiline yansıyan bir yüzüdür. Muhtasar tefsirin ifadesiyle Allah yarattıklarını yoktan var edip dilediği gibi şekillendirendir; bu düzenli ve amaçlı yaratılış, tesadüfü değil hikmeti gösterir.
هُوَ اللَّهُ الْخَالِقُ الْبَارِئُ الْمُصَوِّرُ ۖ لَهُ الْأَسْمَاءُ الْحُسْنَىٰ ۚ يُسَبِّحُ لَهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ ۖ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ
“O, yaratan, var eden, varlıklara şekil veren Allah'tır. En güzel isimler O'nundur. Göklerde ve yerde olanlar O'nun şânını yüceltmektedirler. O, gâlib olan, her şeyi hikmeti uyarınca yapandır.”
Haşr 59/24
Kul, kendi bedenindeki âzâların birbiriyle uyumlu, ölçülü ve kusursuz bir düzen içinde yaratıldığını fark ettikçe bunu Bâri' ismine bağlayıp şükreder. Bir eksiklik veya hastalıkla sınandığında da bilir ki bu, yaratılıştaki kusursuzluğu çürütmez; Bâri' hikmetiyle her şeyi yerli yerince var edendir.
الْمُصَوِّر
EL-MUSAVVİR
KÖKصـوـر
Her varlığa kendine has sûret veren.
Musavvir ismi Haşr sûresinin bu âyetinde Hâlık ve Bâri' isimlerinin hemen ardından, üçüncü sırada zikredilir; Sa'dî bu üç ismi tefsirinde teker teker açıklamıştır. Sa'dî'ye göre Hâlık her şeyi yaratan, Bâri' bütün varlıkları yoktan var eden, Musavvir ise onlara kendine has sûret ve şekil verendir. Âyetin devamında göklerde ve yerde bulunan her şeyin Allah'ı tesbih ettiği belirtilir; muhtasar tefsirin ifadesiyle bu, yaratılan her sûretin kendi hâliyle de Rabbine boyun eğdiğini gösterir. Varlıklardaki sûret çeşitliliği bu yüzden kör bir rastlantı değil, Musavvir isminin doğrudan bir eseridir.
هُوَ اللَّهُ الْخَالِقُ الْبَارِئُ الْمُصَوِّرُ ۖ لَهُ الْأَسْمَاءُ الْحُسْنَىٰ ۚ يُسَبِّحُ لَهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ ۖ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ
“O, yaratan, var eden, varlıklara şekil veren Allah'tır. En güzel isimler O'nundur. Göklerde ve yerde olanlar O'nun şânını yüceltmektedirler. O, gâlib olan, her şeyi hikmeti uyarınca yapandır.”
Haşr 59/24
Kul, aynadaki kendi yüzüne veya bir başka insanın çehresine baktığında, o kendine has sûreti verenin Musavvir olduğunu hatırlar ve kendi hâline rızâ ile bakar. Başkasının görünüşünü diline dolamaktan sakınır; çünkü her sûret doğrudan Musavvir isminin bir eseridir.
FASIL II
Rahmet ve Lütuf
Merhametin, bağışlamanın ve karşılıksız ihsanın isimleri.
الْغَفَّار
EL-GAFFÂR
KÖKغـفـر
Günahları tekrar tekrar bağışlayan.
Nûh sûresindeki âyet, Gaffâr ismini soyut bir tanım olarak değil, bizzat bir peygamberin kavmini yıllarca süren davetinin özü olarak nakleder; Sa'dî'nin belirttiği gibi Nûh bu ismi anarak kavmini önce günahı terk etmeye, sonra bağışlanma dilemeye çağırmıştır. Aynı sûrenin devamında mağfiret dilemenin bereketli yağmur, mal ve evlatla mükâfatlandırılacağı vaad edilir; bu, Gaffâr isminin yalnız âhireti değil dünyevî hâli de kuşattığını gösterir. Zümer sûresinde ise isim, gökleri ve yeri yaratan, güneşi ve ayı emrine boyun eğdiren Azîz isminin hemen ardından zikredilir; bu sıralama, bağışlamanın bir güçsüzlükten değil, hiçbir şeyin karşı koyamayacağı bir kudretten geldiğini bildirir. Sa'dî'nin naklettiği üzere bu mağfiret, tevbe edip iman eden ve salih amel işleyen kula mahsustur; Gaffâr günahı hafife almaz, tevbeyi şart koşar.
فَقُلْتُ اسْتَغْفِرُوا رَبَّكُمْ إِنَّهُ كَانَ غَفَّارًا
“"Gelin, dedim, Rabbinizin sizi bağışlamasını isteyin. Çünkü o çok bağışlayıcıdır."”
Nûh 71/10
خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ بِالْحَقِّ ۖ يُكَوِّرُ اللَّيْلَ عَلَى النَّهَارِ وَيُكَوِّرُ النَّهَارَ عَلَى اللَّيْلِ ۖ وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ ۖ كُلٌّ يَجْرِي لِأَجَلٍ مُّسَمًّى ۗ أَلَا هُوَ الْعَزِيزُ الْغَفَّارُ
“O, gökleri ve yeri hak ile yarattı, geceyi gündüzün üstüne sarıyor, gündüzü de gecenin üstüne sarıyor. Güneşi ve ay'ı emrine âmade kılmış, her biri belli bir süreye kadar akıp gitmektedir. İyi bil ki, çok güçlü ve çok bağışlayıcı olan ancak O'dur.”
Zümer 39/5
Kul, işlediği günah ne kadar çok olursa olsun Nûh'un kavmine öğrettiği 'Rabbinizden mağfiret dileyin' çağrısını kendi nefsine tekrarlar ve istiğfarı dilinden düşürmez. Günahının çokluğu karşısında ümitsizliğe kapılmaz; çünkü Gaffâr, samimi bir tevbeye karşılık vermekten asla yorulmayandır.
FASIL III
Kudret ve Celâl
Gücün, izzetin ve karşı konulmazlığın isimleri.
الْقَهَّار
EL-KAHHÂR
KÖKقـهـر
Her şeye galip ve hâkim olan.
«Kahhâr» ism-i mübalağa kalıbındadır; Sa'dî'nin Ra'd sûresi tefsirinde açıkladığı gibi her yaratığın üzerinde onu boyunduruğu altına alan bir başka güç bulunabilir, fakat bu silsile nihayetinde yalnız ve mutlak kahır sahibi olan Allah'ta son bulur. İbn Kesîr'in naklettiği âyette Allah'ın her şeyi yarattığı ve Vâhid ile Kahhâr olduğu bir arada zikredilir; Sa'dî'ye göre bu iki sıfat birbirinden ayrılmaz, çünkü mutlak galebe ancak mutlak bir olan Zât'a mahsustur. Aynı âyet, Allah'a ortak koşulan varlıkların hiçbirinin yaratma gücüne sahip olmadığını akli bir delille ortaya koyarak onlara ibadetin bâtıl olduğunu gösterir. Sa'dî'nin Abese sûresi tefsirinde naklettiği üzere, nankörlüğü yüzünden kınanan insanın bir nutfeden yaratılışından ölümüne ve yeniden dirilişine kadar bütün safhaları yalnız Allah'ın elindedir, bunda hiçbir ortağı yoktur. Böylece büyüklenen insan dahi, farkında olsun olmasın, mutlak biçimde Kahhâr'ın tasarrufu altındadır.
قُلْ مَن رَّبُّ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ قُلِ اللَّهُ ۚ قُلْ أَفَاتَّخَذْتُم مِّن دُونِهِ أَوْلِيَاءَ لَا يَمْلِكُونَ لِأَنفُسِهِمْ نَفْعًا وَلَا ضَرًّا ۚ قُلْ هَلْ يَسْتَوِي الْأَعْمَىٰ وَالْبَصِيرُ أَمْ هَلْ تَسْتَوِي الظُّلُمَاتُ وَالنُّورُ ۗ أَمْ جَعَلُوا لِلَّهِ شُرَكَاءَ خَلَقُوا كَخَلْقِهِ فَتَشَابَهَ الْخَلْقُ عَلَيْهِمْ ۚ قُلِ اللَّهُ خَالِقُ كُلِّ شَيْءٍ وَهُوَ الْوَاحِدُ الْقَهَّارُ
“De ki: "Göklerin ve yerin Rabbi kimdir?" De ki: "Allah'dır". De ki: "Allah'dan başkalarını, o kendi kendilerine ne bir fayda, ne de bir zarar verebilenleri dostlar mı ediniyorsunuz?" De ki: "Hiç kör ile gören bir olur mu? Hiç karanlıklarla aydınlık bir olur mu?" Yoksa Allah'a, O'nun gibi yaratan birtakım ortaklar buldular da, bu yaratış kendilerince birbirine benzer mi göründü? De ki: "Allah, her şeyi yaratandır. O, birdir. Her şeye üstün ve kahredicidir."”
Ra'd 13/16
مَّرْفُوعَةٍ مُّطَهَّرَةٍ
“Yüksek tutulan tertemiz sahifelerde.”
Abese 80/14
Kul, zalimler karşısında çaresiz kaldığında da kendi nefsinin kibriyle mücadele ederken de gerçek galebenin yalnız Kahhâr'a ait olduğunu bilir; bu yüzden ne zulme boyun eğer ne de kendi gücüne güvenir. Bu isim, kalpteki her türlü büyüklenmeyi kırıp yalnız Allah'a karşı boyun eğmeyi öğütler.
FASIL II
Rahmet ve Lütuf
Merhametin, bağışlamanın ve karşılıksız ihsanın isimleri.
الْوَهَّاب
EL-VEHHÂB
KÖKوـهـب
Karşılıksız sonsuz ihsan eden.
Sa'dî'nin Âl-i İmrân tefsirinde açıkladığı üzere, ilimde derinleşmiş kullar kalplerinin haktan sapmaması ve kendilerine rahmet bağışlanması için tam bu isimle seslenerek duâ ederler; çünkü hidayetin devamı da rahmet de kulun kendi çabasıyla hak edebileceği bir şey değil, sırf bir bağıştır. İbn Kesîr'in de naklettiği gibi bu duâda Allah'tan kendi katından rahmet istenmesi, Vehhâb isminin yalnız maddi nimetleri değil, kalbin doğru üzere sabit kalmasını da kapsadığını gösterir. Sâd sûresinde ise bu isim, peygamberliğin bizzat kendisi için kullanılır; müşrikler vahyin Muhammed'e -sallallahu aleyhi ve sellem- verilmesine itiraz ettiklerinde, Sa'dî'nin belirttiği gibi Kur'ân onlara Rablerinin rahmet hazinelerinin kendi ellerinde olmadığını, kime dileyeceğine yalnız Vehhâb'ın karar verdiğini hatırlatır. Böylece Vehhâb ismi, kalbin küçük bir sükûnetinden peygamberlik gibi en büyük bir ihsana kadar, her bağışın tek kaynağının Allah olduğunu öğretir.
رَبَّنَا لَا تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ إِذْ هَدَيْتَنَا وَهَبْ لَنَا مِن لَّدُنكَ رَحْمَةً ۚ إِنَّكَ أَنتَ الْوَهَّابُ
“Ey Rabbimiz! Bize ihsan ettiğin hidayetten sonra kalblerimizi haktan saptırma, bize kendi katından rahmet ihsan eyle! Şüphesiz ki, Sen bol ihsan sahibisin.”
Âl-i İmrân 3/8
أَمْ عِندَهُمْ خَزَائِنُ رَحْمَةِ رَبِّكَ الْعَزِيزِ الْوَهَّابِ
“Yoksa sana o Kur'ân'ı veren çok güçlü ve ihsan sahibi Rabbinin hazineleri onların yanında mı?”
Sâd 38/9
Kul, kalbinin hidayet üzere sabit kalmasını bile kendi gayretine değil Vehhâb'ın lütfuna bağlı bilerek Âl-i İmrân'daki bu duâyı sık sık tekrarlar. Eline geçen her nimeti -maddi olsun manevi olsun- hak ettiği bir karşılık değil, sırf bir bağış sayıp şükürle karşılar.
FASIL VI
Rızık ve Kefâlet
Rızkın, korumanın ve dayanılan güvencenin isimleri.
الرَّزَّاق
ER-REZZÂK
KÖKرـزـق
Bütün mahlûkatın rızkını veren.
Zâriyât sûresinde bu isim Zü'l-Kuvveti'l-Metîn sıfatıyla yan yana zikredilir; Sa'dî'nin tefsirinde açıkladığı gibi rızkı ulaştırmak da dağılmış bedenleri toplayıp yeniden diriltmek de aynı sınırsız kudretin bir tecellisidir. İbn Kesîr'in naklettiği âyet, cinleri ve insanları yalnız kendisine ibadet etsinler diye yaratan Allah'ın onlardan hiçbir rızık istemediğini, bilakis rızkın tek kaynağının bizzat kendisi olduğunu bildirir. Sa'dî bu âyetin öncesinde, kulluğun asıl gayesinin Allah'ı tanımak olduğunu, rızık endişesinin ise mahlûkata değil yalnız Rezzâk'a yönelmesi gerektiğini vurgular. Hac sûresindeki âyet doğrudan rızıktan söz etmese de, ibadet yerlerini zâlimlerin elinden koruyan Kavî ve Azîz olan Allah'ın aynı zamanda bütün canlıların rızkını üstlenen güçlü ve sağlam kudret sahibi olduğunu hatırlatır; koruyucu güç ile rızık veren güç, tek bir kudretin farklı tecellileridir.
إِنَّ اللَّهَ هُوَ الرَّزَّاقُ ذُو الْقُوَّةِ الْمَتِينُ
“Şüphesiz ki, rızık veren O sağlam kuvvet sahibi olan Allah'tır.”
Zâriyât 51/58
الَّذِينَ أُخْرِجُوا مِن دِيَارِهِم بِغَيْرِ حَقٍّ إِلَّا أَن يَقُولُوا رَبُّنَا اللَّهُ ۗ وَلَوْلَا دَفْعُ اللَّهِ النَّاسَ بَعْضَهُم بِبَعْضٍ لَّهُدِّمَتْ صَوَامِعُ وَبِيَعٌ وَصَلَوَاتٌ وَمَسَاجِدُ يُذْكَرُ فِيهَا اسْمُ اللَّهِ كَثِيرًا ۗ وَلَيَنصُرَنَّ اللَّهُ مَن يَنصُرُهُ ۗ إِنَّ اللَّهَ لَقَوِيٌّ عَزِيزٌ
“Onlar "Rabbimiz Allah'tır" demelerinden başka bir sebep olmaksızın haksız yere yurtlarından çıkarıldılar. Eğer Allah insanların bir kısmını bir kısmı ile defetmeseydi manastırlar, kiliseler, havralar ve içinde Allah'ın adı çok anılan mescidler elbette yıkılırdı. Şüphesiz Allah kendi (dini) ne yardım edene yardım edecektir. Şüphesiz Allah çok güçlüdür, çok izetlidir (her şeye galiptir).”
Hac 22/40
Zâriyât âyetinin bildirdiği gibi kul, rızkını kazanmak için meşru sebeplere sarılır ama kulluğunu asla rızık kaygısına alet etmez; çünkü rızkı zaten üstlenen Rezzâk'ın kendisinden istediği tek şey ibadettir. Bu bilinç, ne çalışmayı bırakan bir tembelliğe ne de rızık endişesiyle haddi aşan bir hırsa kapı aralar.
FASIL V
Adalet ve Hüküm
Hükmün, ölçünün ve yükseltip alçaltmanın isimleri.
الْفَتَّاح
EL-FETTÂH
KÖKفـتـح
Her türlü müşkülü açan, hükmeden.
Arapçada fetih yalnız açmak değil, iki taraf arasında hükmedip ayırmak anlamına da gelir; Sebe sûresindeki bu âyette isim tam bu ikinci anlamıyla, müşriklerle mü'minler arasındaki ihtilafı kıyamet günü kesin olarak çözecek hâkim mânasında kullanılır. Sa'dî'nin tefsirinde belirttiği gibi, Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- burada müşriklere dünyadaki tartışmanın bir sonuca varamayacağını, zira zahire göre işleyen dünya hükümlerinin ötesinde asıl ve kesin hükmün âhirette en adaletli hâkim olan Allah tarafından verileceğini söylemekle emrolunmuştur. İbn Kesîr'in de naklettiği üzere âyet, Fettâh ismini Alîm ismiyle birlikte zikreder; çünkü hakkıyla ve adaletle hükmetmek, meselenin bütün gizli-açık yönlerini eksiksiz bilmeyi gerektirir. Böylece Fettâh, yalnız sıkıntıları açan değil, insanlar arasındaki en çözümsüz görünen ihtilafları dahi hakkıyla çözecek olan hâkim-i mutlaktır.
قُلْ يَجْمَعُ بَيْنَنَا رَبُّنَا ثُمَّ يَفْتَحُ بَيْنَنَا بِالْحَقِّ وَهُوَ الْفَتَّاحُ الْعَلِيمُ
“De ki: "Rabbimiz hepimizi bir araya toplayacak, sonra da hak hükmü ile aramızı ayıracaktır. Asıl hüküm veren ve her şeyi bilen O'dur."”
Sebe 34/26
Kul, haksızlığa uğradığında ya da bir meselenin dünyada adil biçimde çözülemeyeceğini hissettiğinde, nihai ve kesin hükmün Fettâh'a ait olduğunu bilerek sabreder. Kararı öfkeyle kendi eline almak yerine, meseleyi duâ ve tevekkülle O'na havale eder.
FASIL IV
İlim ve Hikmet
Bilmenin, işitmenin, görmenin ve inceliğin isimleri.
الْعَلِيم
EL-ALÎM
KÖKعـلـم
Her şeyi hakkıyla bilen.
Bakara sûresinde melekler, Âdem'e öğretilen isimleri bilemeyince kendi ilimlerinin sınırlı, Allah'ın ilminin ise mutlak olduğunu itiraf ederler; Sa'dî'nin tefsirinde açıkladığı gibi Alîm ismi, gökte ve yerde zerre kadar ve ondan da küçük hiçbir şeyin O'ndan gizli kalmadığını bildirir. İbn Kesîr'in naklettiği bu kıssada Âdem'in meleklere üstünlüğü de doğrudan ilimle, yani Allah'ın kendisine öğrettiği isimlerle ortaya çıkar. Mücâdile sûresinde ise bu isim, üç veya beş kişinin gizli fısıldaştığı her mecliste Allah'ın dördüncüleri veya altıncıları olduğunu bildiren âyetle pekişir; Sa'dî bu beraberliğin bir mekân beraberliği değil, ilim ve ihata beraberliği olduğunu özellikle belirtir. Ehl-i sünnet de Allah'ın kullarıyla bu şekildeki beraberliğini asla bir mekâna sığma veya bitişme olarak değil, sınırsız ilminin her şeyi kuşatması olarak anlar.
قَالُوا سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَا إِلَّا مَا عَلَّمْتَنَا ۖ إِنَّكَ أَنتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ
“Dediler ki: "Yücesin sen (ya Rab!). Bizim, senin bize öğrettiğinden başka bir bilgimiz yoktur. Şüphesiz sen bilensin, hakîmsin".”
Bakara 2/32
أَلَمْ تَرَ أَنَّ اللَّهَ يَعْلَمُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ ۖ مَا يَكُونُ مِن نَّجْوَىٰ ثَلَاثَةٍ إِلَّا هُوَ رَابِعُهُمْ وَلَا خَمْسَةٍ إِلَّا هُوَ سَادِسُهُمْ وَلَا أَدْنَىٰ مِن ذَٰلِكَ وَلَا أَكْثَرَ إِلَّا هُوَ مَعَهُمْ أَيْنَ مَا كَانُوا ۖ ثُمَّ يُنَبِّئُهُم بِمَا عَمِلُوا يَوْمَ الْقِيَامَةِ ۚ إِنَّ اللَّهَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ
“Göklerde ve yerde olanları, Allah'ın bildiğini görmüyor musunuz? Üç kişinin gizli konuştuğu yerde dördüncüsü mutlaka O'dur. Beş kişinin gizli konuştuğu yerde altıncısı mutlaka O'dur. Bunlardan az veya çok olsunlar ve nerede bulunurlarsa bulunsunlar mutlak O, onlarla beraberdir. Sonra kıyamet günü onlara yaptıklarını haber verecektir. Doğrusu Allah, her şeyi bilendir.”
Mücâdele 58/7
Kul, en gizli fısıltısının bile Alîm tarafından bilindiğini hatırladıkça, yalnız kaldığında da bir topluluk içindeyken de niyetini ve davranışını aynı ihtimamla gözetir. Bu isim ona, kimse görmese de Allah'ın gördüğü bilinciyle sürekli bir murâkabe ve ihlas hali kazandırır.
FASIL VI
Rızık ve Kefâlet
Rızkın, korumanın ve dayanılan güvencenin isimleri.
الْقَابِض
EL-KÂBID
KÖKقـبـض
Dilediğinde rızkı ve ruhu kısan.
Âyette geçen «يَقْبِضُ» fiili, rızkı dilediği kulundan dilediği ölçüde çekip alma yetkisinin yalnız Allah'a ait olduğunu bildirir. Sa'dî'nin bu âyetin tefsirinde belirttiği gibi, rızkın Allah'ın dilemesiyle daraltılması Bakara sûresinde infak emrinin hemen ardından zikredilir; çünkü fakir düşme korkusu kulu Allah yolunda harcamaktan alıkoyan en büyük sebeptir ve Yüce Allah, zenginliği de fakirliği de kendi elinde tuttuğunu haber vererek bu korkuyu gidermektedir. Bu âyetin tefsirinde de belirtildiği gibi bu daraltma keyfî değildir, hikmet ve adaletle örülüdür. Klasik anlayışta Kâbıd ismi yalnız rızıkla sınırlı tutulmaz; ölüm anında ruhların kabzedilmesi de bu ismin bir tecellisi sayılır. Ehl-i sünnet, bu tür fiilî isimleri zâtî sıfatlar gibi teşbih ve tekyif olmaksızın, zâhir mânasıyla kabul eder.
مَّن ذَا الَّذِي يُقْرِضُ اللَّهَ قَرْضًا حَسَنًا فَيُضَاعِفَهُ لَهُ أَضْعَافًا كَثِيرَةً ۚ وَاللَّهُ يَقْبِضُ وَيَبْسُطُ وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ
“Kimdir o adam ki Allah'a güzel bir ödünç versin de Allah da ona birçok katlarını ödesin. Allah darlık da verir, genişlik de verir. Hepiniz de O'na döndürülüp götürüleceksiniz.”
Bakara 2/245
Kul, rızkı daraldığında bunu Kâbıd isminin hikmetli bir tasarrufu bilerek sabreder ve fakirlik korkusuyla Allah yolunda infaktan geri durmaz. Ecelinin yaklaştığını hissettiğinde de ruhunun ancak O'nun kabzıyla alınacağını bilerek ölüme teslimiyetle hazırlanır.
الْبَاسِط
EL-BÂSIT
KÖKبـسـط
Dilediğinde rızkı ve rahmeti genişleten.
Sa'dî'nin bu âyetin tefsirinde hatırlattığı gibi, Allah yolunda verilen bir sadakanın yedi başak veren ve her başağında yüz tane taşıyan bir tohuma benzetilmesi, Bâsıt isminin nasıl kat kat bir bollukla tecelli ettiğini gösterir. Âyette geçen «يَبْسُطُ» fiili, rızıktaki genişliğin de tıpkı darlık gibi Allah'ın dilemesine bağlı olduğunu, kulun bunu kendi gücüyle sağlayamayacağını bildirir. İbn Kesîr'in naklettiği üzere âyet, Allah'ın hem daraltan hem bollaştıran olduğunu bir arada zikrederek iki hâlin de aynı kudretten çıktığını gösterir. Bu âyetin tefsirinde de belirtildiği gibi bu genişletme de hikmet ve adaletle gerçekleşir, sebepsiz ya da rastgele değildir. Ehl-i sünnet, Bâsıt ismini de diğer fiilî isimler gibi teşbihe ve keyfiyet sorgulamasına girmeden, Allah'ın azametine yaraşır şekilde kabul eder.
مَّن ذَا الَّذِي يُقْرِضُ اللَّهَ قَرْضًا حَسَنًا فَيُضَاعِفَهُ لَهُ أَضْعَافًا كَثِيرَةً ۚ وَاللَّهُ يَقْبِضُ وَيَبْسُطُ وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ
“Kimdir o adam ki Allah'a güzel bir ödünç versin de Allah da ona birçok katlarını ödesin. Allah darlık da verir, genişlik de verir. Hepiniz de O'na döndürülüp götürüleceksiniz.”
Bakara 2/245
Kul, eli darda kaldığında karamsarlığa kapılmaz; Bâsıt ismi, en dar günün ardından Allah'ın dilerse rızkı ve rahmeti kat kat genişletebileceğinin güvencesidir. İnfak ederken de fakirlik korkusuna kapılmaz, çünkü verdiğini kat kat iade edecek olan yine O'dur.
FASIL V
Adalet ve Hüküm
Hükmün, ölçünün ve yükseltip alçaltmanın isimleri.
الْخَافِض
EL-HÂFID
KÖKخـفـض
Dilediğini alçaltan.
Bu kıssanın tefsirinde Sa'dî'nin naklettiği üzere, Firavun ve ordusu Mûsâ ile İsrailoğullarının peşine kibir ve öfkeyle düştüklerinde, Allah denizi üzerlerine kapatarak hepsini boğdu ve içlerinden tek bir kişi bile kurtulamadı. Yine Sa'dî'nin belirttiği gibi bu âkıbetin sebebi Firavun'un kendi kavmine küfrü süslü göstermesi, Mûsâ'nın getirdiklerini küçümsemesi ve halkını hafife alacak kadar büyüklenmesiydi. Kıssa, azgınlığı ve zulmüyle yücelmeye çalışan bir hükümdarın, Allah'ın dilemesiyle bir anda nasıl helâk edilip alçaltılabileceğini gözler önüne serer. Hâfıd ismi böylece yalnız soyut bir sıfat değil, tarihte fiilen tecelli etmiş bir kudret olarak anlaşılır; alçaltma da tıpkı yükseltme gibi Allah'ın adaletinin bir tezahürüdür, keyfî bir güç gösterisi değildir. Ehl-i sünnet, bu ismi de teşbihe sapmadan, Allah'ın mutlak kudret ve adaletinin bir yansıması olarak kabul eder.
وَلَقَدْ أَوْحَيْنَا إِلَىٰ مُوسَىٰ أَنْ أَسْرِ بِعِبَادِي فَاضْرِبْ لَهُمْ طَرِيقًا فِي الْبَحْرِ يَبَسًا لَّا تَخَافُ دَرَكًا وَلَا تَخْشَىٰ
“Gerçekten Musa'ya şöyle vahyettik: "Kullarımla geceleyin yürü (Mısır'dan çık) de (asânı vurarak) onlara denizde kuru bir yol aç; (artık firavun tarafından) yetişilmekten korkmazsın ve (boğulmaktan) endişe de etmezsin."”
Tâhâ 20/77
Kul, güç ve makam sahibi olduğunda bunun Hâfıd isminin karşısında yalnızca geçici bir emanet olduğunu bilir, Firavun gibi büyüklenmekten sakınır. Zulme uğradığında da zalimin er ya da geç alçaltılacağını Hâfıd isminin bir tecellisi bilerek ümitsizliğe kapılmaz.
الرَّافِع
ER-RÂFİ'
KÖKرـفـع
Dilediğini yücelten.
Âyette geçen «يَرْفَعِ» fiili, yükselmenin soy, mal veya makamla değil, iman ve ilimle gerçekleştiğini bildirir. Sa'dî'nin bu âyetin tefsirinde belirttiği gibi, meclislerde kardeşine yer açmak ve kalkılması istendiğinde nezaketle kalkmak gibi küçük görünen bir edep bile sahibini Allah katında yükseltir; çünkü böyle bir edebe riayet etmek ilmin ve imanın bir meyvesidir. Yine Sa'dî'nin vurguladığı gibi Yüce Allah, iman ve ilim ehlini kendilerine bahşettiği iman ve ilim payı oranında derece derece yükseltir. Bu âyetin tefsirinde de belirtildiği üzere söz konusu yükselme yalnız âhirete has değildir, dünya hayatında da bir genişlik olarak karşılığını bulur. Râfi' ismi, kulun asıl yükselişi makam ve mevkide değil, ilimde ve Allah'a yakınlıkta aramasını öğütler.
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذَا قِيلَ لَكُمْ تَفَسَّحُوا فِي الْمَجَالِسِ فَافْسَحُوا يَفْسَحِ اللَّهُ لَكُمْ ۖ وَإِذَا قِيلَ انشُزُوا فَانشُزُوا يَرْفَعِ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا مِنكُمْ وَالَّذِينَ أُوتُوا الْعِلْمَ دَرَجَاتٍ ۚ وَاللَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبِيرٌ
“Ey iman edenler! Size: "Meclislerde yer açın." denilince yer açın ki Allah da size genişlik versin. Size "Kalkın." denilince de kalkın ki Allah sizden inananları ve kendilerine ilim verilenleri derecelerle yükseltsin. Allah yaptıklarınızdan haberi olandır.”
Mücâdele 58/11
Kul, ilim meclislerinde edebe riayet etmeyi, büyüklerine ve kardeşlerine yer açmayı, Râfi' isminin kendisini yükseltmesine vesile bir amel bilir. Makam ve şöhret peşinde koşmak yerine ilimde derinleşmeyi gerçek yükselişin yolu sayar.
الْمُعِز
EL-MUİZZ
KÖKعـزـز
Dilediğine izzet veren.
Âyet, Resûlullah'a Rabbini «Ey mülkün sahibi Allah'ım» diye çağırmayı öğretir; izzet ve zillet de işte bu mutlak mülkün kapsamına dahildir, yani kulun aziz kılınması mülkün hakiki sahibinden başka hiçbir güce ait değildir. Sa'dî'nin bu âyetin tefsirinde belirttiği gibi hükümranlığı verme, çekip alma, aziz kılma ve zelil kılma yetkisi öylesine Allah'a hastır ki bu durum ne Ehl-i Kitab'ın ne de başka hiç kimsenin temennileriyle değişebilir. Bu âyetin tefsirinde de vurgulandığı üzere bu aziz kılma keyfî bir tercih değil, Allah'ın hikmeti ve adaletiyle örülü bir tasarruftur. İbn Kesîr'in de naklettiği üzere âyet, mülkü elinde tutanın izzeti de zilleti de dilediği gibi dağıtan aynı zât olduğunu, ikisinin de başka hiçbir sebebe değil doğrudan O'nun meşîetine bağlı bulunduğunu ortaya koyar. Muizz ismi, kulun izzet arayışını dünyevi güç ve itibardan çevirip yalnız Allah'a kulluğa yöneltir.
قُلِ اللَّهُمَّ مَالِكَ الْمُلْكِ تُؤْتِي الْمُلْكَ مَن تَشَاءُ وَتَنزِعُ الْمُلْكَ مِمَّن تَشَاءُ وَتُعِزُّ مَن تَشَاءُ وَتُذِلُّ مَن تَشَاءُ ۖ بِيَدِكَ الْخَيْرُ ۖ إِنَّكَ عَلَىٰ كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ
“De ki: "Ey mülkün sahibi Allah'ım! Sen mülkü dilediğine verirsin, dilediğinden de onu çeker alırsın, dilediğini aziz edersin, dilediğini zelil edersin. Hayır Senin elindedir. Muhakkak ki, Sen her şeye kâdirsin.”
Âl-i İmrân 3/26
Kul, gerçek izzetin rütbe ya da soyda değil, yalnız Rabbine kullukta olduğunu bilerek makam hırsından uzak durur. Zillete düşmekten korktuğunda da bunu değiştirecek yegâne merciin, dua ile yöneleceği Allah olduğunu unutmaz.
الْمُذِل
EL-MÜZİL
KÖKذـلـل
Dilediğini zillete düşüren.
Bu isim, mülkün tek sahibinin Allah olduğunu bildiren Âl-i İmrân âyetinde El-Muizz ismiyle yan yana, aynı cümle içinde geçer. Sa'dî'nin bu âyetin tefsirinde belirttiği gibi izzet vermek ile zillete düşürmek, ulvî ve süflî âlemi çekip çeviren aynı mutlak hükümranlığın iki tecellisidir ve bu tasarruf ne Ehl-i Kitab'ın ne de başka birinin temennisine göre değil, Allah'ın kendi emri ve tedbiriyle gerçekleşir. Muhtasar tefsirin vurguladığı gibi bir kimseyi alçaltması keyfî bir iş değildir, O'nun hikmeti ve adaletiyle örtüşen bir tasarruftur. Böylece El-Müzil ismi, kulun izzet veya zilletinin kaynağını görünürdeki mal-mülk ve makamda değil, Allah'ın takdirinde aramasını hatırlatır.
قُلِ اللَّهُمَّ مَالِكَ الْمُلْكِ تُؤْتِي الْمُلْكَ مَن تَشَاءُ وَتَنزِعُ الْمُلْكَ مِمَّن تَشَاءُ وَتُعِزُّ مَن تَشَاءُ وَتُذِلُّ مَن تَشَاءُ ۖ بِيَدِكَ الْخَيْرُ ۖ إِنَّكَ عَلَىٰ كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ
“De ki: "Ey mülkün sahibi Allah'ım! Sen mülkü dilediğine verirsin, dilediğinden de onu çeker alırsın, dilediğini aziz edersin, dilediğini zelil edersin. Hayır Senin elindedir. Muhakkak ki, Sen her şeye kâdirsin.”
Âl-i İmrân 3/26
Kul, izzetin de zilletin de sebeplerde değil yalnız Allah'ın elinde olduğunu bilerek makamda, malda veya insanların takdirinde izzet aramaktan vazgeçer. Asıl zilletin günah ve isyanda olduğunu fark ederek ondan Allah'a sığınır.
FASIL IV
İlim ve Hikmet
Bilmenin, işitmenin, görmenin ve inceliğin isimleri.
السَّمِيع
ES-SEMÎ'
KÖKسـمـع
Her sesi işiten.
Bu ismin sabit noktası, İbrahim ile İsmail'in Kâbe'nin temellerini yükseltirken ettikleri duadır; Sa'dî'nin belirttiği gibi onlar bu işi bir korku ve umut hâli içinde sürdürürken duayı 'Sen işitensin, bilensin' diyerek bitirmişlerdir, çünkü amellerinin kabulünü ancak kendilerini işiten bir Rabbe arz edebilirlerdi. İbn Kesîr'in naklettiği de aynı sahneyi doğrular: iki peygamber, Beyt'in inşasını sürdürürken bile kendi amellerine değil, yalnız Allah'ın işitmesine ve bilmesine güvenmişlerdir. Mâide sûresindeki 'işittik ve itaat ettik' ahdi ise Sa'dî'nin açıkladığı üzere yalnız dille söylenmiş bir söz değil, Allah ve Rasûlü'ne itaate bağlı kalma taahhüdüdür ve bu taahhüt de göğüslerdekiyle birlikte Allah'a malumdur. Es-Semî' ismi böylece kulun ne duasının ne de verdiği sözün boşlukta kaybolmadığını, ikisinin de işitilip gözetildiğini bildirir.
وَإِذْ يَرْفَعُ إِبْرَاهِيمُ الْقَوَاعِدَ مِنَ الْبَيْتِ وَإِسْمَاعِيلُ رَبَّنَا تَقَبَّلْ مِنَّا ۖ إِنَّكَ أَنتَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ
“Ve ne vakit ki İbrahim, Beyt'in temellerini yükseltmeye başladı, İsmail ile birlikte şöyle dua ettiler: Ey Rabbimiz, bizden kabul buyur, hiç şüphesiz işiten sensin, bilen sensin.”
Bakara 2/127
وَاذْكُرُوا نِعْمَةَ اللَّهِ عَلَيْكُمْ وَمِيثَاقَهُ الَّذِي وَاثَقَكُم بِهِ إِذْ قُلْتُمْ سَمِعْنَا وَأَطَعْنَا ۖ وَاتَّقُوا اللَّهَ ۚ إِنَّ اللَّهَ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ
“Allah'ın, üzerinizdeki nimetini ve "İşittik, itaat ettik" dediğinizde sizden aldığı ve kendisiyle sizi bağladığı ahdini hatırlayın. Allah'tan korkun, çünkü Allah göğüslerin özünü çok iyi bilir.”
Mâide 5/7
Kul, en meşakkatli işlerin ortasında bile duasının boşa gitmediğini bilerek İbrahim ile İsmail gibi işine 'Sen işitensin' güveniyle başlar. Verdiği sözün ve ahdin de Allah tarafından işitilip gözetildiğini bilerek sözünde durmaya özen gösterir.
الْبَصِير
EL-BASÎR
KÖKبـصـر
Her şeyi hakkıyla gören.
Bakara sûresinde bu isim, namaz ve zekât emrinin hemen ardından zikredilir; Sa'dî'nin bu âyetin tefsirinde vurguladığı gibi kulun önceden gönderdiği hiçbir hayır Allah katında kaybolmaz, aksine tam ve eksiksiz olarak tespit edilmiş bulunur. Muhtasar tefsirin ifadesiyle bu görme yalnız bir müşahede değildir, kıyamet gününde karşılığı eksiksiz verilecek bir kayıttır. Hucurât sûresinde ise Sa'dî'nin belirttiği gibi Allah mahlûkata gizli kalan en ince ayrıntıları bile bilir, amelleri tek tek kaydeder ve karşılıklarını eksiksiz verir. Aynı sûrede bedevîlerin diliyle söyledikleri 'iman ettik' sözünün henüz kalplerine yerleşmediğinin hatırlatılması, El-Basîr isminin yalnız görünen ameli değil kalpteki hakikati de gördüğünü ortaya koyar.
وَأَقِيمُوا الصَّلَاةَ وَآتُوا الزَّكَاةَ ۚ وَمَا تُقَدِّمُوا لِأَنفُسِكُم مِّنْ خَيْرٍ تَجِدُوهُ عِندَ اللَّهِ ۗ إِنَّ اللَّهَ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ
“Siz namazı hakkıyle kılmaya bakın ve zekatı verin! Kendi nefsiniz için her ne hayır yaparsanız, Allah katında onu bulursunuz. Muhakkak ki, Allah bütün yaptıklarınızı görmektedir.”
Bakara 2/110
إِنَّ اللَّهَ يَعْلَمُ غَيْبَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ ۚ وَاللَّهُ بَصِيرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ
“Şüphesiz Allah, göklerin ve yerin görülmeyen esrarını bilir. Allah yaptıklarınızı görür.”
Hucurât 49/18
Kul, en gizli işlediği hayrın da günahın da Allah tarafından görülüp kaydedildiğini bilerek amelini insanların gözü için değil O'nun görmesi için ihlasla yapar. Kalbindeki hakikatin dışa vurduğu sözlerden çok daha iyi bilindiğini fark ederek gösterişten kaçınır.
FASIL V
Adalet ve Hüküm
Hükmün, ölçünün ve yükseltip alçaltmanın isimleri.
الْحَكَم
EL-HAKEM
KÖKحـكـم
Son ve kesin hükmü veren.
Bu isim En'âm sûresinde, Kur'an'ın açıklanmış bir kitap olarak indirilişiyle birlikte zikredilir; Sa'dî'nin bu âyetin tefsirinde belirttiği gibi yaratılmışların bütün hükümleri, tedbirleri ve iradeleri eksik ve kusurludur, gerçek hakem olmaya ehil olan yalnız Allah'tır. Sa'dî'nin ifadesiyle O'nun hükmünün bu kemalde olması hikmet ve rahmeti kuşatmasındandır; yaratmak da emretmek de yalnız O'na aittir, hiçbir ortağı yoktur. Müteakip âyette Rabbin sözünün doğruluk ve adalet bakımından eksiksiz olduğu, kimsenin bu sözü değiştiremeyeceği bildirilir. El-Hakem ismi böylece yalnız kıyamet günündeki nihai hükmü değil, Kur'an'da açıklanan şer'î hükmü de kapsar ve kulu Allah'ın kitabından başka bir hakeme başvurmaktan sakındırır.
أَفَغَيْرَ اللَّهِ أَبْتَغِي حَكَمًا وَهُوَ الَّذِي أَنزَلَ إِلَيْكُمُ الْكِتَابَ مُفَصَّلًا ۚ وَالَّذِينَ آتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ يَعْلَمُونَ أَنَّهُ مُنَزَّلٌ مِّن رَّبِّكَ بِالْحَقِّ ۖ فَلَا تَكُونَنَّ مِنَ الْمُمْتَرِينَ
“Allah, size Kitab'ı (Kur'ân'ı) açıklanmış olarak indirdiği halde, ondan başka bir hakem mi arayayım? Kendilerine kitap verdiklerimiz, o Kur'ân'ın, gerçekten Rabbin katından hak olarak indirilmiş olduğunu bilirler. O halde sakın şüphe edenlerden olma.”
En'âm 6/114
Kul, aile veya toplum içindeki bir anlaşmazlıkta önce Allah'ın kitabına ve onun açıkladığı hükme başvurur, beşerî görüş ve heveslerini bu hükmün önüne geçirmez. Dünyada haksızlığa uğrasa bile nihai ve kesin hükmün yalnız Allah'a ait olduğunu bilerek âhiretteki adil hükmü sabırla bekler.
الْعَدْل
EL-ADL
KÖKعـدـل
Mutlak adalet sahibi.
Bu isim, En'âm sûresinde bir önceki âyetin Allah'tan başka hakem aranamayacağını bildirmesinin hemen ardından, Rabbin sözünü niteleyen âyette geçer. Sa'dî'nin bu âyetin tefsirinde açıkladığı gibi adalet burada iki yönlüdür: Allah'ın verdiği haberlerdeki doğruluk ve emir-yasaklarındaki adalet. Sa'dî'ye göre Allah'ın kitabındaki haberlerden daha doğru, hükümlerinden daha adil bir söz düşünülemez; bu yüzden hiç kimse O'nun sözlerini değiştirmeye güç yetiremez. Muhtasar tefsirin de belirttiği gibi bu adalet edilgen bir sıfat değildir, sözlerini değiştirmeye kalkışanları cezalandıracak kadar faal ve koruyucudur. El-Adl ismi, Allah'ın ne bir haberinde yalana ne de bir hükmünde haksızlığa yer bıraktığını, O'ndan sadır olan her şeyin tam bir denge ve ölçü üzere olduğunu bildirir.
وَتَمَّتْ كَلِمَتُ رَبِّكَ صِدْقًا وَعَدْلًا ۚ لَّا مُبَدِّلَ لِكَلِمَاتِهِ ۚ وَهُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ
“Rabbinin sözü hem doğrulukça, hem de adaletçe tamamlanmıştır. O'nun sözlerini değiştirebilecek hiç kimse yoktur. O, işitendir, bilendir.”
En'âm 6/115
Kul, başına gelen bir musibet veya haksız görünen bir olayda dahi Allah'ın hükmünde zerre kadar zulüm olamayacağını bilerek isyan etmez, O'nun adaletine gönülden teslim olur. Kendi alışveriş, şahitlik ve hükümlerinde de adaletten ayrılmamaya çalışır, çünkü zulümden en uzak olan Rabbin razı olduğu ahlâk budur.
FASIL IV
İlim ve Hikmet
Bilmenin, işitmenin, görmenin ve inceliğin isimleri.
اللَّطِيف
EL-LATÎF
KÖKلـطـف
İnce işleri hikmetle yürüten, lütufkâr.
Latîf ismi Şûrâ sûresinde, rızkın dilediğine verildiğini bildiren âyette Kavî ve Azîz isimleriyle aynı bağlamda anılır. Sa'dî'nin bu âyetin tefsirinde açıkladığı üzere lütuf, kulun bilmediği ve ummadığı yerlerden ona hayır ulaştırmayı, kalplerdeki gizlilikleri ve gizli hâlleri bilmeyi ifade eder. Sa'dî'nin verdiği örneklere göre bu lütuf; kulun fıtratında var olan bir yolla hakka yöneltilmesi, melekler vasıtasıyla kalbine sebat verilmesi ve önüne günahtan alıkoyan sebepler konulması şeklinde tecelli eder. Aynı âyette rızkın dilediğine verildiğinin belirtilmesi, bu lütfun hikmetle iç içe olduğunu, bazen kulu isyandan korumak için rızkın daraltılmasının da bu lütfun bir parçası olduğunu gösterir. İbn Kesîr'in de aynı âyette naklettiği gibi Allah bu lütfuyla birlikte Kavî ve Azîz'dir; yani lütuf bir zaaftan değil, sınırsız güç ve izzetten kaynaklanır.
اللَّهُ لَطِيفٌ بِعِبَادِهِ يَرْزُقُ مَن يَشَاءُ ۖ وَهُوَ الْقَوِيُّ الْعَزِيزُ
“Allah kullarına çok lütufkârdır. Dilediğine rızık verir. O çok kuvvetlidir, çok güçlüdür.”
Şûrâ 42/19
Kul, rızkının daralmasını bile Latîf isminin hikmetiyle okuyup sabreder, çünkü bu daralmanın ardında görünmeyen bir hayır olabileceğini bilir. Ummadığı yerden gelen her kolaylıkta ise bu ismi hatırlayıp şükre yönelir.
الْخَبِير
EL-HABÎR
KÖKخـبـر
Her şeyin iç yüzünden haberdar.
Hac sûresinde Habîr ismi, gökten inen suyun ölü toprağı yeşertmesi tasvirinin hemen ardından Latîf ismiyle birlikte zikredilir. Sa'dî'nin bu âyetin tefsirinde açıkladığı üzere Habîr, işlerin sırlarını, kalplerin gizlediklerini ve her şeyin örtülü saklı yönünü bilen demektir. Aynı âyetteki yeşeren toprak misali, görünürde ölü ve hareketsiz olanın ardındaki gizli hayattan, toprağın içinde saklı duran tohumdan haberdar olan bir ilmi de hatırlatır. Habîr'in bilgisi yalnız dıştan görünene değil, kalplerin içinde sakladığına ve niyetlerin derinliğine uzanır; Ehl-i sünnet bu ismi, Allah'ın ilminin yaratılmışların ilmiyle kıyaslanamayacak bir kuşatıcılıkta olduğunu, keyfiyetini sormaksızın kabul eder. Muhtasar tefsirin de belirttiği gibi, yağmuru indirip yeryüzünden bitkiyi çıkaran Allah kullarının faydalarını en iyi bilendir ve hiçbir şey O'na gizli kalmaz.
أَلَمْ تَرَ أَنَّ اللَّهَ أَنزَلَ مِنَ السَّمَاءِ مَاءً فَتُصْبِحُ الْأَرْضُ مُخْضَرَّةً ۗ إِنَّ اللَّهَ لَطِيفٌ خَبِيرٌ
“Görmedin mi Allah'ın gökten indirdiği su ile yeryüzü (nasıl) yemyeşil oluyor? Gerçekten Allah çok lütufkârdır, her şeyden haberdardır.”
Hac 22/63
Kul, kalbinde gizlediği niyet ve düşüncelerin dahi Habîr olan Allah'tan saklı kalmayacağını bilerek gizli-açık her hâlinde ihlâsı gözetir. Sıkıntısının görünmeyen sebeplerini bilemediğinde dahi, işin iç yüzünü en iyi bilenin O olduğuna güvenip işini O'na havale eder.
FASIL II
Rahmet ve Lütuf
Merhametin, bağışlamanın ve karşılıksız ihsanın isimleri.
الْحَلِيم
EL-HALÎM
KÖKحـلـم
Cezalandırmakta acele etmeyen.
Bakara sûresindeki bu âyet, Halîm ismini dil alışkanlığıyla ağızdan kaçan kasıtsız yeminlerin affedildiği bağlamda, Gafûr ismiyle birlikte zikreder. Sa'dî'nin tefsirinde belirttiği üzere Halîm, isyan edeni cezalandırmakta acele etmeyen, ona mühlet veren ve kusurunu örten demektir. Sa'dî'nin özellikle vurguladığı nokta şudur: Allah, kulunu cezalandırmaya tam manasıyla muktedirken ve kul O'nun mutlak egemenliği altındayken yine de affeder; halîm oluş bir güçsüzlükten değil, kudretin yanında sergilenen bir sabır ve bağıştan kaynaklanır. Muhtasar tefsirin de belirttiği gibi bu âyet kasıtsız yeminle kasıtlı yemini ayırır; sorumluluk kalbin niyetine bağlıdır, Halîm isminin devreye girdiği yer de tam bu noktada kulun zaaflarına gösterilen müsamahadır. Ehl-i sünnet, Allah'ın bu hilmini bir ilgisizlik veya günahı önemsememe olarak değil, kulun tövbesine fırsat tanıyan hikmetli bir erteleme olarak anlar.
لَّا يُؤَاخِذُكُمُ اللَّهُ بِاللَّغْوِ فِي أَيْمَانِكُمْ وَلَٰكِن يُؤَاخِذُكُم بِمَا كَسَبَتْ قُلُوبُكُمْ ۗ وَاللَّهُ غَفُورٌ حَلِيمٌ
“Allah, sizi yeminlerinizde bilmeyerek ettiğiniz lağıv (herhangi bir kasıt olmadan, kanaate göre yanlış yere yapılan yemin)dan sorumlu tutmaz. Fakat kalbinizin kazandığı yalan yere yapılan yeminden sorumlu tutar. Allah çok bağışlayıcıdır, çok halimdir.”
Bakara 2/225
Kul, bir günah işlediğinde Halîm isminin kendisine tanıdığı mühleti bir gaflet fırsatı değil, hemen tövbeye koşma çağrısı olarak görmelidir. Başkalarının kusurlarına öfkeyle değil sabırla yaklaşmak da, kulun Halîm ismine kendi ahlakında bir pencere açmasıdır.
FASIL I
Zât ve Ulûhiyyet
Zâtın kendisine ve ulûhiyyetin tenzîhine bakan isimler.
الْعَظِيم
EL-AZÎM
KÖKعـظـم
Sonsuz büyüklük sahibi.
Azîm ismi Kur'an'ın en büyük âyeti olarak bilinen Âyetü'l-Kürsî'nin sonunda, Aliyy ismiyle birlikte zikredilir; Sa'dî'nin naklettiği üzere Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bu âyetin Kur'an'daki âyetlerin en büyüğü olduğunu haber vermiştir. Sa'dî'nin tefsirinde açıkladığı gibi Azîm, azamet, kibriyâ, şan, şeref ve üstünlük sıfatlarının tümüne birden sahip olmak anlamına gelir; bu büyüklük, âyetin öncesinde sayılan Hayy ve Kayyûm oluş, göklerin ve yerin mülkiyeti, kürsînin gökleri ve yeri kuşatması gibi sıfatların âdeta zirvesidir. Sa'dî'nin ifadesiyle, ârifler her şeyin büyüklüğü ne kadar tasavvur edilemez görünse de bunun O'nun azameti yanında bir hiç kaldığını idrak eder; kalpler bu yüzden O'nu sever, ruhlar O'na tazim gösterir. Ehl-i sünnet, Allah'ın büyüklüğünü herhangi bir mahlûkun büyüklüğüyle kıyaslamadan, keyfiyetini sormadan ve mânasını başka bir şeye çevirmeden, âyetin zâhirine göre kabul eder.
اللَّهُ لَا إِلَٰهَ إِلَّا هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ ۚ لَا تَأْخُذُهُ سِنَةٌ وَلَا نَوْمٌ ۚ لَّهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ ۗ مَن ذَا الَّذِي يَشْفَعُ عِندَهُ إِلَّا بِإِذْنِهِ ۚ يَعْلَمُ مَا بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ ۖ وَلَا يُحِيطُونَ بِشَيْءٍ مِّنْ عِلْمِهِ إِلَّا بِمَا شَاءَ ۚ وَسِعَ كُرْسِيُّهُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ ۖ وَلَا يَئُودُهُ حِفْظُهُمَا ۚ وَهُوَ الْعَلِيُّ الْعَظِيمُ
“Allah'tan başka hiçbir ilâh yoktur. O daima diridir (hayydır), bütün varlığın idaresini yürüten (kayyum)dir. O'nu ne gaflet basar, ne de uyku. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur. İzni olmadan huzurunda şefaat edecek olan kimdir? O, kullarının önlerinde ve arkalarında ne varsa hepsini bilir. Onlar ise, O'nun dilediği kadarından başka ilminden hiç bir şey kavrayamazlar. O'nun kürsisi, bütün gökleri ve yeri kucaklamıştır. Onların her ikisini de görüp gözetmek O'na bir ağırlık vermez. O çok yücedir, çok büyüktür.”
Bakara 2/255
Kul, Âyetü'l-Kürsî'yi okuyup üzerinde düşündükçe kalbinin -Sa'dî'nin belirttiği gibi- yakîn, irfan ve iman ile dolduğunu, bu büyüklük karşısında dünyevî büyüklük iddialarının küçüldüğünü hisseder. Bu isim kulu, secdede ve duâda gerçek bir tevazu ve tazime, yani O'nun azameti önünde kendi küçüklüğünü kabullenmeye çağırır.
FASIL II
Rahmet ve Lütuf
Merhametin, bağışlamanın ve karşılıksız ihsanın isimleri.
الْغَفُور
EL-GAFÛR
KÖKغـفـر
Çokça bağışlayan, örten.
Nahl sûresindeki bu âyet, Gafûr ismini soyut bir vaad olarak değil, işkenceye uğradıktan sonra hicret eden, Allah yolunda cihad eden ve sabreden kimselere has somut bir müjde olarak sunar. Sa'dî'nin tefsirinde belirttiği üzere bu mağfiret, kulun küçüğüyle büyüğüyle bütün günahlarını kapsar ve hoşa gitmeyen her şeyin ortadan kaldırılmasını da içine alır. Sa'dî'nin vurguladığı gibi hicret, cihad ve sabır burada mağfiretin sebepsiz değil, kulun bu zorlu imtihanlarda gösterdiği sadakatin bir karşılığı olarak geldiğini ortaya koyar. Muhtasar tefsirin belirttiği gibi âyetin ilk muhatapları, küfür sözünü söylemeye zorlanan ve buna dayanamayarak fitneye maruz kalan mazlum müminlerdir; Gafûr ismi böylece en ağır imtihanlarda dahi kulu ümitsizlikten çıkarır. Ehl-i sünnet bu ismi, Allah'ın günahları bir beşerin unutması veya önemsememesi gibi değil, dilediğini bağışlamaya kadir, azamet sahibi bir zâtın lütfu olarak, ta'til veya teşbihe yer bırakmadan anlar.
ثُمَّ إِنَّ رَبَّكَ لِلَّذِينَ هَاجَرُوا مِن بَعْدِ مَا فُتِنُوا ثُمَّ جَاهَدُوا وَصَبَرُوا إِنَّ رَبَّكَ مِن بَعْدِهَا لَغَفُورٌ رَّحِيمٌ
“Sonra şüphesiz Rabbin, eziyet edildikten sonra hicret eden, sonra cihad eden ve sabreden kimselerin yardımcısıdır. Bunlardan sonra Rabbin elbette çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir.”
Nahl 16/110
Kul, dini uğruna çektiği sıkıntı ve imtihanların ardından günahlarının Gafûr ismiyle bağışlanacağı ümidini asla yitirmemeli, bu ismi tövbeye koşmak için bir ertelemeye değil bir çağrıya dönüştürmelidir. Zorluk anında sabrederken bile Allah'ın mağfiretinin sadakatin karşılığı olarak geleceğini bilmek, kulun direncini artırır.
الشَّكُور
EŞ-ŞEKÛR
KÖKشـكـر
Az amele büyük karşılık veren.
Şükür kelimesi Kur'ân'da çoğunlukla kulun Rabbine karşı gösterdiği bir tavırdır; Fâtır sûresindeki bu âyet ise Şekûr ismiyle bu yönü tersine çevirip Allah'ın da kuluna karşı böyle bir vasfının bulunduğunu bildirir. Sa'dî'nin bu âyetin tefsirinde açıkladığı üzere burada söz konusu olanlar Allah'ın Kitabını okuyan, namazını dosdoğru kılan ve rızkından gizli-açık infak edenlerdir; bunların ecri eksiksiz ödenir, üstelik Allah lütfundan fazlasını da ihsan eder. Sa'dî âyetin sonundaki Gafûr-Şekûr eşleşmesini de açıklar: Gafûr günahları bağışlaması, Şekûr ise az miktardaki iyiliği dahi kabul edip fazlasıyla mükâfatlandırmasıdır. Bu, Allah'ın kuluna muhtaç olduğu anlamına gelmez; O, hiçbir karşılığa ihtiyaç duymaksızın, sırf kereminden kulunun amelini büyütüp kat kat artırır. Ehl-i sünnet, Şekûr ismini de diğer bütün isim ve sıfatlar gibi teşbihe sapmadan, Allah'ın zâtına yakışır şekilde olduğu gibi kabul eder.
لِيُوَفِّيَهُمْ أُجُورَهُمْ وَيَزِيدَهُم مِّن فَضْلِهِ ۚ إِنَّهُ غَفُورٌ شَكُورٌ
“Çünkü Allah mükafatlarını kendilerine tamamen ödedikten başka, lütfundan onlara fazlasını da verecektir. Çünkü O çok bağışlayıcı ve şükrün karşılığını vericidir.”
Fâtır 35/30
Kul, Şekûr isminden dolayı hiçbir hayrı -zâhiren ne kadar küçük görünürse görünsün- değersiz saymamalı, gizlide yaptığı ibadetin bile Allah katında zayi olmayacağına güvenmelidir. Bu isim aynı zamanda kulu, kendisine verilen az nimete dahi çokça şükretmeye teşvik eder; çünkü karşılığını en güzel şekilde veren Rabbine layıkıyla şükretmek kulun asıl görevidir.
FASIL I
Zât ve Ulûhiyyet
Zâtın kendisine ve ulûhiyyetin tenzîhine bakan isimler.
الْعَلِيّ
EL-ALİYY
KÖKعـلـو
Her bakımdan en yüce olan.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'in Kur'ân'ın en büyük âyeti olarak nitelendirdiği Âyetü'l-Kürsî, tevhid ve azamete dair pek çok hakikati bir arada zikrettikten sonra sûreyi Aliyy ismiyle noktalar. Sa'dî'nin bu âyetin tefsirinde açıkladığı üzere Aliyy ismi üç yönden yüceliği bildirir: Allah zâtı itibarıyla bütün yaratılmışlardan üstündür, sıfatlarının kemâli bakımından yücedir ve bütün mahlûkatı emir ve hükmüne boyun eğdirmiş olması bakımından üstündür. Bu yücelik, âyette Hayy ve Kayyûm isimleriyle anlatılan kemâlin tabii bir sonucudur: Allah hiçbir mahlûka muhtaç değildir, bütün mahlûkat ise varlığını ve devamını O'na borçludur; O'nu ne uyuklama ne de uyku tutar, çünkü bunlar aczin alâmetleridir ve celâl sahibine ârız olmaz. Ehl-i sünnet, Allah'ın yüceliğini -Kürsî'nin gökleri ve yeri kuşatması örneğinde olduğu gibi- keyfiyetini sormaksızın ve hiçbir yaratılmışın yüksekliğine benzetmeksizin, geldiği şekliyle kabul eder. Sa'dî'nin de vurguladığı gibi bu âyeti düşünerek okuyan bir kalp yakîn ve iman ile dolar, çünkü burada anlatılan yücelik akılların idrak sınırlarını aşan bir azamettir.
اللَّهُ لَا إِلَٰهَ إِلَّا هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ ۚ لَا تَأْخُذُهُ سِنَةٌ وَلَا نَوْمٌ ۚ لَّهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ ۗ مَن ذَا الَّذِي يَشْفَعُ عِندَهُ إِلَّا بِإِذْنِهِ ۚ يَعْلَمُ مَا بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ ۖ وَلَا يُحِيطُونَ بِشَيْءٍ مِّنْ عِلْمِهِ إِلَّا بِمَا شَاءَ ۚ وَسِعَ كُرْسِيُّهُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ ۖ وَلَا يَئُودُهُ حِفْظُهُمَا ۚ وَهُوَ الْعَلِيُّ الْعَظِيمُ
“Allah'tan başka hiçbir ilâh yoktur. O daima diridir (hayydır), bütün varlığın idaresini yürüten (kayyum)dir. O'nu ne gaflet basar, ne de uyku. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur. İzni olmadan huzurunda şefaat edecek olan kimdir? O, kullarının önlerinde ve arkalarında ne varsa hepsini bilir. Onlar ise, O'nun dilediği kadarından başka ilminden hiç bir şey kavrayamazlar. O'nun kürsisi, bütün gökleri ve yeri kucaklamıştır. Onların her ikisini de görüp gözetmek O'na bir ağırlık vermez. O çok yücedir, çok büyüktür.”
Bakara 2/255
Kul, Aliyy isminin azametini düşündükçe kendi acziyetini ve küçüklüğünü idrak eder; bu, kalbinde kibre değil tevazuya yol açar. Yeryüzünde ne kadar güçlü görünürse görünsün hiçbir gücün Allah'ın yüceliğine erişemeyeceğini bilen kul, ne zâlimin baskısı karşısında ümitsizliğe düşer ne de O'ndan başkasına boyun eğecek kadar küçülür.
الْكَبِير
EL-KEBÎR
KÖKكـبـر
Büyüklükte eşi olmayan.
Hac sûresindeki bu âyet Kebîr ismini, Hak ile bâtılın ayrıldığı bir bağlamda zikreder: Sa'dî'nin belirttiği gibi Allah hakkın ta kendisidir, evveli ve âhiri yoktur; O'ndan başka yalvarılan her varlık ise fâni olduğu için ona yapılan ibadet de bâtıldır. Sa'dî bu ismi tefsirinde üç yönden açıklar: Allah zâtı itibarıyla bütün yaratılmışlardan üstün olması, sıfatlarının kemâli ve bütün mahlûkatı hükmü altında tutması bakımından büyüktür. İbn Kesîr'in de bu âyette naklettiği üzere Kebîr ismi Aliyy ismiyle birlikte anılır; ikisi bir arada Allah'ın hem zâtındaki hem sıfatlarındaki büyüklüğü bildirir. Sa'dî'ye göre bu büyüklüğün hakikatini -mukarreb melekler ve gönderilmiş peygamberler dahil- Allah'tan başka hiç kimse tam olarak kavrayamaz; kula düşen, O'nu tazim edip yüceltmektir. Nitekim namazın rükünlerinde tekrarlanan tekbir, Sa'dî'nin ifadesiyle bu büyüklüğün ibadetlerdeki şiârıdır.
ذَٰلِكَ بِأَنَّ اللَّهَ هُوَ الْحَقُّ وَأَنَّ مَا يَدْعُونَ مِن دُونِهِ هُوَ الْبَاطِلُ وَأَنَّ اللَّهَ هُوَ الْعَلِيُّ الْكَبِيرُ
“(Bu sonsuz güç şundandır) Çünkü Allah, varlığı kendinden olan Hak'tır. Müşriklerin O'nu bırakıp da tapındıkları putlar ise hep bâtıldır. Şüphesiz Allah, yücedir, büyüktür.”
Hac 22/62
Kul, namazda ve hayatının dönüm noktalarında getirdiği tekbirle Allah'ın büyüklüğünü ilan eder; bu, dünyadaki hiçbir gücün, makamın veya zorluğun O'nun katında büyük sayılmayacağını kalbine yerleştirir. Kebîr ismini hakkıyla bilen kul ne kulların büyüklenmesinden ürker ne de nefsini büyük görme hastalığına düşer, çünkü asıl büyüklüğün yalnız Allah'a ait olduğunu bilir.
FASIL VI
Rızık ve Kefâlet
Rızkın, korumanın ve dayanılan güvencenin isimleri.
الْحَفِيظ
EL-HAFÎZ
KÖKحـفـظ
Her şeyi koruyup gözeten.
Hûd sûresindeki bu âyet, Hafîz ismini soyut bir sıfat olarak değil, Hûd aleyhisselâm'ın kendisini yalanlayan ve kendisine tuzak kurmaya çalışan kavmi karşısında söylediği bir güven cümlesi içinde zikreder. Sa'dî'nin bu kıssanın tefsirinde anlattığı üzere Hûd, tebliğ vazifesini tamamladıktan sonra kavmine, onların yüz çevirmesinin Allah'a hiçbir zarar veremeyeceğini, çünkü ne isyanın ne de itaatin O'na bir fayda ya da zarar getirmediğini haber vermiştir. Muhtasar tefsirin belirttiği gibi Hafîz ismi burada aynı zamanda Hûd'un, kendisine kurulan tuzaklara karşı Rabbi tarafından korunduğu güvenini de taşır. Sa'dî'nin vurguladığı gibi yeryüzünde hareket eden hiçbir canlı yoktur ki Allah'ın tasarrufu dışında kalsın; bu koruyup gözetme en küçük yaratıktan en büyüğüne kadar hiçbir istisna tanımaz. Bu isim, Allah'ın gözetiminin bir insanın dikkatinin dağılabilmesi gibi eksik veya kesintili olmadığını, hiçbir mahlûkun O'nun ilim ve murakabesinin dışına çıkamayacağını bildirir.
فَإِن تَوَلَّوْا فَقَدْ أَبْلَغْتُكُم مَّا أُرْسِلْتُ بِهِ إِلَيْكُمْ ۚ وَيَسْتَخْلِفُ رَبِّي قَوْمًا غَيْرَكُمْ وَلَا تَضُرُّونَهُ شَيْئًا ۚ إِنَّ رَبِّي عَلَىٰ كُلِّ شَيْءٍ حَفِيظٌ
“"Eğer, yine de yüz çevirirseniz, ben size ne ile gönderilmişsem, işte onu tebliğ ettim. Ayrıca Rabbim, sizin yerinize başka bir kavmi getirir de siz O'na zerrece zarar veremezsiniz. Hiç şüphesiz O, herşeyi koruyup gözetendir.”
Hûd 11/57
Kul, düşman veya tuzak karşısında kaldığında Hûd aleyhisselâm'ın örneğinde olduğu gibi kendini Hafîz olan Rabbine emanet eder; çünkü hiçbir tuzak O'nun izni ve gözetimi dışında gerçekleşemez. Aynı zamanda bu isim, kula emanet edilen her şeyi -bedenini, malını, sırrını, üzerine düşen görevi- Allah'ın kendisini de gözetlediği bilinciyle koruma sorumluluğu yükler.
الْمُقِيت
EL-MUKÎT
KÖKقـوـت
Her varlığın rızkını takdir eden.
Nisâ sûresindeki bu âyet, Mukît ismini rızıktan çok, güzel veya kötü bir işe aracılık edenin o işten mutlaka bir pay alacağını bildiren bir hesap sahnesinde zikreder. İbn Kesîr'in ifadesiyle âyetteki Mukît, hem her şeye güç yetiren hem de kulların yaptıklarına nâzır olan anlamını taşır. Sa'dî'nin tefsirine göre bu isim, Allah'ın bütün amelleri gözetleyip tespit ettiğini ve herkese hak ettiği karşılığı eksiksiz vereceğini bildirir. Rızkı her canlının ihtiyacına göre takdir eden bu isim, aynı âyette kulun attığı en küçük hayır veya şer adımının karşılığını da ölçüp veren bir isim olarak görülür.
مَّن يَشْفَعْ شَفَاعَةً حَسَنَةً يَكُن لَّهُ نَصِيبٌ مِّنْهَا ۖ وَمَن يَشْفَعْ شَفَاعَةً سَيِّئَةً يَكُن لَّهُ كِفْلٌ مِّنْهَا ۗ وَكَانَ اللَّهُ عَلَىٰ كُلِّ شَيْءٍ مُّقِيتًا
“Kim güzel bir işte aracılık ederse, ona o işin sevabından bir pay vardır. Kim de kötü bir şeyde aracılık yaparsa, ona da o kötülükten bir pay vardır. Allah her şeyi gözetip karşılığını verir.”
Nisâ 4/85
Kul, bir hayra veya bir kötülüğe aracılık ettiğinde bunun karşılıksız kalmayacağını bilerek hangi işe destek verdiğine dikkat eder. Rızkının ölçüsünü de amellerinin karşılığını da takdir eden Mukît'e güvenerek ne geçimi ne de yaptıklarının karşılığı konusunda kaygıya kapılmaz.
FASIL V
Adalet ve Hüküm
Hükmün, ölçünün ve yükseltip alçaltmanın isimleri.
الْحَسِيب
EL-HASÎB
KÖKحـسـب
Kullarının hesabını gören, yeten.
Bu ismin geçtiği Nisâ sûresi âyeti, yetimlerin mallarını gözetme ve teslim etme hükümlerinin hemen sonunda gelir; âdeta insan gözetiminin ulaşamadığı yerde Allah'ın hesabının başladığını hatırlatır. İbn Kesîr'in de aktardığı üzere âyet, veliyi yetimin malına haksızca el uzatmaktan alıkoymak için hesap sorucu olarak Allah'ın kâfi geldiğini bildirir ve Hasîb ismini böylece bir caydırıcı olarak zikreder. Sa'dî'nin tefsirinde işaret ettiği gibi vasîlerin yetimin malını israf ederek yemesi Allah'tan korkmayan ve merhametsiz kimselerin işidir; oysa Hasîb ismi hiçbir emanetin O'nun gözetiminden kaçamayacağını bildirir. Muhtasar tefsirin vurguladığı üzere bu isim burada şahit tutma emriyle birlikte anılır: insanlar şahit ister, fakat asıl ve nihaî şahit ve hesap görücü Allah'tır. Hasîb ismi böylece hem yeten/kâfi gelen hem de hesaba çeken iki anlamı bir arada taşır; kul için bu, gizli-açık her amelin bir gün önüne konacağının bir hatırlatıcısıdır.
وَابْتَلُوا الْيَتَامَىٰ حَتَّىٰ إِذَا بَلَغُوا النِّكَاحَ فَإِنْ آنَسْتُم مِّنْهُمْ رُشْدًا فَادْفَعُوا إِلَيْهِمْ أَمْوَالَهُمْ ۖ وَلَا تَأْكُلُوهَا إِسْرَافًا وَبِدَارًا أَن يَكْبَرُوا ۚ وَمَن كَانَ غَنِيًّا فَلْيَسْتَعْفِفْ ۖ وَمَن كَانَ فَقِيرًا فَلْيَأْكُلْ بِالْمَعْرُوفِ ۚ فَإِذَا دَفَعْتُمْ إِلَيْهِمْ أَمْوَالَهُمْ فَأَشْهِدُوا عَلَيْهِمْ ۚ وَكَفَىٰ بِاللَّهِ حَسِيبًا
“Evlenme çağına gelinceye kadar yetimleri gözetip deneyin. Onların akılca olgunlaştıklarını görürseniz, mallarını kendilerine teslim edin. "Büyüyecekler de mallarına sahip olacaklar" endişesiyle onları israf ederek, tez elden yemeyin. Zengin olan, onların malını yemekten çekinsin. Fakir olan ise, meşrû sûrette yesin. Mallarını kendilerine verdiğiniz zaman, bunu şahitler karşısında yapın. Hesap görücü olarak Allah yeter.”
Nisâ 4/6
Kul, kimsenin görmediği bir işte bile emanete, özellikle yetim ve zayıfların hakkına riâyet etmeli; çünkü insan şahitliği yetmese de Hasîb olan Allah'ın hesabı her hâlükârda yeterlidir. Bu isim, kulu dünyada hesap verme kaygısından çok âhiretteki nihaî hesaba hazırlıklı yaşamaya çağırır.
FASIL I
Zât ve Ulûhiyyet
Zâtın kendisine ve ulûhiyyetin tenzîhine bakan isimler.
الْجَلِيل
EL-CELÎL
KÖKجـلـل
Ululuk ve haşmet sahibi.
Bu ismin dayanağı olan Rahmân sûresi âyeti, yeryüzündeki her varlığın fâni olacağını bildiren âyetin hemen ardından gelir ve yalnız Rabbin zâtının bâki kalacağını haber verir. Sa'dî'nin tefsirinde açıkladığı gibi celâl burada azamet, kibriyâ ve şeref sahibi olmayı, bu sebeple de ta'zim edilmeyi hak etmeyi ifade eder; İbn Kesîr'in de naklettiği üzere bâki kalacak olan, ancak celâl ve ikram sahibi Rabbin zâtıdır. Ehl-i sünnet, bu âyette geçen 'vech' (yüz/zât) ifadesini keyfiyetini sormaksızın, bir yaratılmışa benzetmeksizin ve mânasını boşaltmaksızın olduğu gibi kabul eder. Sa'dî'nin belirttiği gibi Celîl ismi yalnız azamet bildirmekle kalmaz, ikram ile birleşerek Allah dostlarına lütfeden bir haşmeti de anlatır; bu yüzden gerçek kullar O'na hem saygıyla eğilir hem sevgiyle yönelirler.
وَيَبْقَىٰ وَجْهُ رَبِّكَ ذُو الْجَلَالِ وَالْإِكْرَامِ
“Yalnız celâl ve ikram sahibi Rabbinin yüzü (zâtı) baki kalacaktır.”
Rahmân 55/27
Kul, Celîl ismini andıkça dünyanın ve kendi nefsinin faniliğini, yalnız Allah'ın zâtının bâki kalacağını hatırlar ve bu şuurla büyüklenmeye değil O'na duyulması gereken saygı ve ta'zime yönelir. Sa'dî'nin işaret ettiği gibi Celîl aynı zamanda ikram sahibi olduğundan, kul O'nun haşmetinden ürperirken bir yandan da dostluğunun lütuflarını umarak sevgiyle yönelir.
FASIL II
Rahmet ve Lütuf
Merhametin, bağışlamanın ve karşılıksız ihsanın isimleri.
الْكَرِيم
EL-KERÎM
KÖKكـرـم
Sonsuz cömertlik sahibi.
Bu ismin geçtiği Neml sûresi âyeti, Süleyman aleyhisselamın kendisine verilen büyük nimeti bir sınama olarak görüp şükür mü nankörlük mü edeceğini düşünmesinin ardından, Ganî ismiyle birlikte zikredilir. Sa'dî'nin tefsirinde açıkladığı gibi Kerîm ismi burada Rabbin kimsenin şükrüne muhtaç olmadığını, ikramının şükredeni de nankörlük edeni de kuşattığını bildirir. İbn Kesîr'in de naklettiği üzere âyet, şükredenin bunu kendi lehine yaptığını, nankörlük edenin ise karşısında Ganî ve Kerîm bir Rab bulacağını, yani cömertliğin kulların tavrına bağlı olmadığını vurgular. Muhtasar tefsirin belirttiği gibi nankör olana bile nimet vermeye devam etmesi bizzat Kerîm isminin bir tecellisidir. Sa'dî'nin dikkat çektiği üzere şükür bu cömertliğin artmasına vesile olurken nankörlük nimetin çekilmesine sebep olabilir; ama bu, Allah'ın ihsanının aslından değil, kulun kendi payını daraltmasından kaynaklanır.
قَالَ الَّذِي عِندَهُ عِلْمٌ مِّنَ الْكِتَابِ أَنَا آتِيكَ بِهِ قَبْلَ أَن يَرْتَدَّ إِلَيْكَ طَرْفُكَ ۚ فَلَمَّا رَآهُ مُسْتَقِرًّا عِندَهُ قَالَ هَٰذَا مِن فَضْلِ رَبِّي لِيَبْلُوَنِي أَأَشْكُرُ أَمْ أَكْفُرُ ۖ وَمَن شَكَرَ فَإِنَّمَا يَشْكُرُ لِنَفْسِهِ ۖ وَمَن كَفَرَ فَإِنَّ رَبِّي غَنِيٌّ كَرِيمٌ
“Kitaptan ilmi olan kimse ise, "Gözünü açıp kapamadan, ben onu sana getiririm" dedi. (Süleyman) onu (Melike'nin tahtını) yanıbaşına yerleşivermiş görünce, "Bu, dedi, şükür mü edeceğim, yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni sınamak üzere Rabbimin (gösterdiği) lütfundandır. Şükreden ancak kendisi için şükretmiş olur; nankörlük edene gelince, o bilsin ki Rabbim müstağnidir, çok kerem sahibidir."”
Neml 27/40
Kul, aldığı her nimetin -şükretsin ya da nankörlük etsin- Kerîm isminden geldiğini bilerek O'na duâ ederken cömertliğinin kendi amelinin azlığıyla sınırlanmayacağına güvenir, fakat bu güveni şükrü ihmalin değil daha çok şükretmenin bir sebebi kılar. Süleyman aleyhisselamın örneğinde olduğu gibi, büyük bir nimete kavuşan kul bunu bir sınama bilip şükür mü nankörlük mü edeceğini kendine sorar.
FASIL IV
İlim ve Hikmet
Bilmenin, işitmenin, görmenin ve inceliğin isimleri.
الرَّقِيب
ER-RAKÎB
KÖKرـقـب
Her hâli devamlı gözetleyen.
Bu ismin geçtiği Nisâ sûresinin açılış âyeti, insanları tek bir candan yaratan Rabbe karşı takvâyı ve akrabalık bağını korumayı emrettikten hemen sonra gelir; sûrenin girişinde bu emirlerin dayanağı olarak Rakîb ismi zikredilir. Sa'dî'nin tefsirinde belirttiği üzere Rakîb, kulların hareket ve sükûnet hâllerinin tamamını, gizli ve açık her durumunu gören ve bu hâller üzerinde gözetici olan demektir. Sa'dî'nin eklediği gibi kulun Allah'ın bu gözetimi altında olduğunu bilmesi, O'na karşı takvâdan ayrılmamayı ve O'ndan en ileri derecede hayâ etmeyi gerektirir. Muhtasar tefsirin işaret ettiği gibi bu gözetleyiş sonuçsuz da değildir: amellerden hiçbiri gizli kalmaz, tek tek sayılır ve karşılığı verilir.
يَا أَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُوا رَبَّكُمُ الَّذِي خَلَقَكُم مِّن نَّفْسٍ وَاحِدَةٍ وَخَلَقَ مِنْهَا زَوْجَهَا وَبَثَّ مِنْهُمَا رِجَالًا كَثِيرًا وَنِسَاءً ۚ وَاتَّقُوا اللَّهَ الَّذِي تَسَاءَلُونَ بِهِ وَالْأَرْحَامَ ۚ إِنَّ اللَّهَ كَانَ عَلَيْكُمْ رَقِيبًا
“Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan eşini yaratıp ikisinden bir çok erkekler ve kadınlar üreten Rabbinizden korkun; kendi adına birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah'dan ve akrabalık (bağlarını kırmak)tan sakının. Şüphesiz Allah sizin üzerinizde gözeticidir.”
Nisâ 4/1
Kul, yalnız kaldığı anlarda bile Rakîb'in kendisini gözetlediğini bilerek gizli-açık her hâlinde tutarlı bir edep ve hayâ üzere yaşamaya çalışır. Bu isim özellikle akrabalık haklarını gözetme ve gizlide işlenen günahlardan sakınma konusunda kulun murâkabesini diri tutar.
FASIL VI
Rızık ve Kefâlet
Rızkın, korumanın ve dayanılan güvencenin isimleri.
الْمُجِيب
EL-MUCÎB
KÖKجـوـب
Duaları kabul eden.
Bu ismin geçtiği Hûd sûresi âyeti, Salih aleyhisselamın kavmini tevhide ve tevbeye çağırmasının ardından, Rabbin yakınlığını Mucîb ismiyle birlikte anar. Sa'dî'nin tefsirinde ayrıntılı biçimde açıkladığı üzere Allah'ın yakınlığı iki türlüdür: ilmiyle bütün yaratılmışları kuşatan genel bir yakınlık ve kendisine ibadet edip duâ edenlere has özel bir yakınlık; Mucîb ismi bu ikincisiyle irtibatlıdır. Sa'dî'nin belirttiği gibi Allah, duâ edenin hem isteğini vermek hem ibadetini kabul etmek sûretiyle duâsına icabet eder ve bu sebeple Karîb ismini Mucîb ile birlikte zikreder. İbn Kesîr'in de naklettiği üzere âyette Rabbin yakın ve icabet edici oluşu, tevbe ve istiğfar çağrısının hemen peşinden gelerek duânın kabule en yakın olduğu hâli işaret eder.
۞ وَإِلَىٰ ثَمُودَ أَخَاهُمْ صَالِحًا ۚ قَالَ يَا قَوْمِ اعْبُدُوا اللَّهَ مَا لَكُم مِّنْ إِلَٰهٍ غَيْرُهُ ۖ هُوَ أَنشَأَكُم مِّنَ الْأَرْضِ وَاسْتَعْمَرَكُمْ فِيهَا فَاسْتَغْفِرُوهُ ثُمَّ تُوبُوا إِلَيْهِ ۚ إِنَّ رَبِّي قَرِيبٌ مُّجِيبٌ
“Semud kavmine de kardeşleri Salih'i gönderdik. Dedi ki, "Ey kavmim! Allah'a kulluk edin. Sizin O'ndan başka bir tanrınız daha yoktur. Sizi topraktan O meydana getirdi. Sizi orada ömür sürmeye O memur etti. Bu sebepten O'nun mağfiretini isteyin, sonra O'na tevbe edin. Şüphesiz Rabbim yakındır, dualarınızı kabul eder."”
Hûd 11/61
Kul, Mucîb ismini bilerek duâsının boşa gitmeyeceğine, Karîb olan Rabbin ona icabetle karşılık vereceğine güvenir. Özellikle tevbe ve istiğfarla birlikte yapılan duânın icabete daha yakın olduğunu bilerek isteklerini araya vasıta koymadan doğrudan O'na yöneltir.
FASIL IV
İlim ve Hikmet
Bilmenin, işitmenin, görmenin ve inceliğin isimleri.
الْوَاسِع
EL-VÂSİ'
KÖKوـسـع
İlmi ve rahmeti her şeyi kuşatan.
Bakara sûresinin bu âyeti, doğu ile batının yalnız Allah'a ait olduğunu bildirdikten hemen sonra, kulun nereye yönelirse yönelsin Allah'ın huzurunda olduğunu haber verir ve ardından Vâsi' ismini zikreder. Sa'dî bu ismi, Allah'ın lütfunun geniş, sıfatlarının azametli olması şeklinde açıklar; âyetin bağlamında bu genişlik, kıbleye yönelmede ortaya çıkan hata, mazeret veya güçlüklerin kulların lehine bağışlanmasında somutlaşır. Muhtasar'ın ifadesiyle Vâsi' ismi yalnız ilmin değil, rahmetin ve kolaylaştırmanın da kulları kuşattığını bildirir. Ehl-i sünnet bu kuşatıcılığı bir mekân veya sınır kavramına indirgemeksizin, keyfiyetini sormaksızın, Allah'ın zâtına yaraşır şekilde kabul eder.
وَلِلَّهِ الْمَشْرِقُ وَالْمَغْرِبُ ۚ فَأَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَمَّ وَجْهُ اللَّهِ ۚ إِنَّ اللَّهَ وَاسِعٌ عَلِيمٌ
“Bununla beraber, doğu da Allah'ın, batı da Allah'ındır. Artık nereye dönerseniz dönün, orası Allah'a çıkar. Şüphe yok ki, Allah(ın rahmeti) geniştir, O, her şeyi bilendir.”
Bakara 2/115
Kul, dara düştüğünde veya bir emri yerine getirmekte zorlandığında Vâsi' ismini anarak Allah'ın rahmetinin ve kolaylaştırmasının karşılaştığı güçlükten çok daha geniş olduğunu bilir. Bu isim, günahının çokluğu karşısında ümitsizliğe düşen kulu Allah'ın affının sınırsız genişliğini hatırlatarak tevbeye çağırır.
الْحَكِيم
EL-HAKÎM
KÖKحـكـم
Her işi hikmetle yapan.
Sa'dî'nin naklettiği kıssada melekler, Âdem'e öğretilen isimleri bilemeyince kendi bilgilerinin sınırlı olduğunu itiraf edip Allah'ı Alîm ve Hakîm diye anmışlardır; bu sahne Hakîm isminin, kulun önce kendi acziyetini görmesiyle daha iyi idrak edildiğini gösterir. Sa'dî'nin tefsirinde açıkladığı üzere Hakîm, yarattığı ve emrettiği hiçbir şeyi hikmetsiz bırakmayan, her şeyi kendisine yakışan yere koyan demektir; O'nun ne yaratmasında ne emrinde beyhude bir şey yoktur. Muhtasar'ın ifadesiyle bu isim hem kaderde hem şeriatte geçerlidir, Allah'ın takdir ettiği de emrettiği de yerli yerincedir. Sa'dî'nin bu âyetle ilgili kaydettiği derslerden biri de, Allah'ın bir yaratma veya emrindeki hikmet kula gizli kalırsa kulun buna teslimiyet göstermesi, anlayamayışını kendi aklının eksikliğine bağlaması gerektiğidir.
قَالُوا سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَا إِلَّا مَا عَلَّمْتَنَا ۖ إِنَّكَ أَنتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ
“Dediler ki: "Yücesin sen (ya Rab!). Bizim, senin bize öğrettiğinden başka bir bilgimiz yoktur. Şüphesiz sen bilensin, hakîmsin".”
Bakara 2/32
Kul, başına gelen bir musibette veya bir hükümdeki hikmeti kavrayamadığında bunu Allah'ın Hakîm ismine teslimiyetle karşılar; aklının yetişmemesini Allah'ın hikmetsizliğine değil kendi bilgisinin sınırına bağlar. Bu isim, kulu şer'î hükümlere itirazsız boyun eğmeye ve kaderin görünürde anlaşılmaz yönleri karşısında sabra çağırır.
FASIL II
Rahmet ve Lütuf
Merhametin, bağışlamanın ve karşılıksız ihsanın isimleri.
الْوَدُود
EL-VEDÛD
KÖKوـدـد
Kullarını çokça seven ve sevilen.
Sa'dî'nin Burûc sûresi tefsirinde belirttiği gibi Vedûd ismindeki sevgi, yaratılmışlar arasındaki hiçbir sevgiye benzemez; has kullarının kalbinde yer eden bu muhabbet de aynı şekilde eşsizdir ve kulluğun temelini oluşturur. Sa'dî, Vedûd isminin âyette Ğafûr ismiyle yan yana zikredilmesindeki inceliğe dikkat çeker: günahkâr bir kul tevbe edip Allah'a döndüğünde Allah yalnız onu bağışlamakla kalmaz, onu sever de; bağışlanan bir günahkârın artık sevilmeyeceğini söylemek doğru değildir. Mâide sûresindeki 'O, onları sever, onlar da O'nu severler' âyetine de işaret eden Sa'dî, bu sevginin karşılıklı ve saf olduğunu vurgular. Sa'dî'nin verdiği örnekte, ıssız bir çölde devesini kaybedip ondan ümidini kesen birinin onu tekrar bulduğundaki sevinci ne kadar büyükse, Allah'ın tevbe eden kulundan duyduğu memnuniyet ondan kat kat daha büyüktür.
وَهُوَ الْغَفُورُ الْوَدُودُ
“Bununla beraber çok bağışlayandır, çok sevendir.”
Bürûc 85/14
Kul, günahından tevbe ettiğinde yalnız affedilmeyi değil, Vedûd'un kendisini sevmesini de umar. Bu isim, kalbi Allah sevgisini bütün sevgilerin önüne koymaya, O'na aykırı düşen her bağı kalpten çıkarmaya çağırır.
FASIL I
Zât ve Ulûhiyyet
Zâtın kendisine ve ulûhiyyetin tenzîhine bakan isimler.
الْمَجِيد
EL-MECÎD
KÖKمـجـد
Şanı ve kadri en yüce olan.
Hûd sûresindeki bu âyette melekler, İbrahim'in yaşlı hanımının çocuk müjdesi karşısındaki şaşkınlığına, Allah'ın işinde şaşılacak bir yön olmadığını hatırlatarak karşılık verirler. Sa'dî'nin tefsirinde açıkladığı üzere Mecîd, sıfatların azametli ve kapsamlı olması demektir; Allah, bütün kemal sıfatlarının en mükemmeline, en eksiksiz ve en kapsamlı olanına sahiptir. Âyette bu isim Hamîd ismiyle birlikte zikredilir; Sa'dî'ye göre Hamîd O'nun hem sıfatlarının hem fiillerinin övgüye layık oluşunu, Mecîd ise bu övülen sıfatların sınırsız genişlik ve yüceliğini bildirir. Muhtasar'ın da belirttiği gibi Allah'ın kaza ve kaderiyle yaptığı hiçbir şey, O'nun kudretini bilen bir kul için hayret konusu olamaz.
قَالُوا أَتَعْجَبِينَ مِنْ أَمْرِ اللَّهِ ۖ رَحْمَتُ اللَّهِ وَبَرَكَاتُهُ عَلَيْكُمْ أَهْلَ الْبَيْتِ ۚ إِنَّهُ حَمِيدٌ مَّجِيدٌ
“Dediler: "Sen Allah'ın emrine mi şaşıyorsun? Allah'ın rahmeti ve berekâtı üzerinizdedir. Ey ev halkı! Muhakkak ki O, hamiddir (övülmeye lâyıktır), meciddir (cömertliği boldur)."”
Hûd 11/73
Kul, imkânsız gibi görünen bir dua veya beklenti karşısında Mecîd ismini hatırlayarak şaşkınlığa değil Allah'ın kudretine güvenip teslimiyete yönelir. Bu isim, kulu namazda ve zikirde Allah'ı tazim ile anmaya, sıfatlarındaki azameti hakkıyla takdir etmeye çağırır.
FASIL VIII
Bekā ve Nihayet
Evveliyetin, âhiriyetin ve her şeyin döndüğü sonun isimleri.
الْبَاعِث
EL-BÂİS
KÖKبـعـث
Ölüleri diriltip yeniden gönderen.
Sa'dî'nin Hac sûresi tefsirinde açıkladığı üzere Allah, öldükten sonra dirilişten şüphe edenlere iki akli delil sunar: insanın topraktan başlayıp nutfe, alaka ve mudga aşamalarından geçerek yaratılışı, ve ölü toprağın yağmurla yeniden canlanıp yeşermesi. Sa'dî'ye göre ilkin yoktan var eden, aynı kudretle yeniden diriltmeye de kadirdir; bu iki delil akılla da tasdik edilebilir bir gerçek olarak sunulur. Muhtasar'ın vurguladığı gibi bu diriltme amaçsız değildir; Allah, kabirdekileri iyi ve kötü bütün amellerinin karşılığını vermek üzere diriltecektir. İbn Kesîr'in de naklettiği gibi âyet, kıyametin geleceğinde ve kabirdekilerin diriltileceğinde hiçbir şüphe bulunmadığını kesin bir dille bildirir.
وَأَنَّ السَّاعَةَ آتِيَةٌ لَّا رَيْبَ فِيهَا وَأَنَّ اللَّهَ يَبْعَثُ مَن فِي الْقُبُورِ
“Kıyamet ise şüphesiz gelecek ve muhakkak ki Allah bütün kabirlerde olan kimseleri tekrar diriltecektir.”
Hac 22/7
Kul, ölümün bir yok oluş değil yeniden diriltilip amellerinin karşılığını görmenin başlangıcı olduğunu bilerek yaşar ve bu bilinçle amellerini tartar. Yakınını kaybeden bir mü'min de Bâis ismiyle, ölümün son söz olmadığına ve dirilişin kesin bir vaat olduğuna güvenerek teselli bulur.
FASIL IV
İlim ve Hikmet
Bilmenin, işitmenin, görmenin ve inceliğin isimleri.
الشَّهِيد
EŞ-ŞEHÎD
KÖKشـهـد
Her şeye şahit olan.
Şehîd ismi, sözlükte yalnız görüp bilmeyi değil bizzat tanıklık edip haber vermeyi ifade eden 'şehâdet' kökünden gelir; Nisâ sûresindeki bu âyette Allah'ın, Kur'ân'ı Peygamberine kendi ilmiyle indirdiğine bizzat şahitlik ettiği bildirilir. Sa'dî'nin tefsirinde belirttiği gibi bu sıradan bir tanıklık değildir; böylesine yüce bir şahitliğin meleklerce de paylaşılması, üzerinde şahitlik edilen meselenin -Peygamberin risaletinin- ne denli büyük olduğunu gösterir. Muhtasar tefsirin işaret ettiği üzere âyet, Peygamberi yalanlayanlara karşı Allah'ın tek başına yeterli bir şahit olduğunu, başka hiçbir tanığa ihtiyaç bırakmadığını vurgular. İbn Kesîr'in de belirttiği gibi Allah'ın bu şahitliği hiçbir eksiklik veya yanılma taşımayacak kadar mutlaktır. Şehîd ismi bu tek hadiseyle sınırlı kalmaz; Allah'ın açığa çıkan ve gizli kalan her söz, fiil ve niyete ilmiyle muttali olduğunu, hiçbir şeyin O'nun şuhûdundan hariç kalmadığını bildirir; bu şuhûd, mahlûkun gözlem yapması gibi bir alete veya mesafeye muhtaç olmaksızın gerçekleşir.
لَّٰكِنِ اللَّهُ يَشْهَدُ بِمَا أَنزَلَ إِلَيْكَ ۖ أَنزَلَهُ بِعِلْمِهِ ۖ وَالْمَلَائِكَةُ يَشْهَدُونَ ۚ وَكَفَىٰ بِاللَّهِ شَهِيدًا
“Fakat Allah, sana indirdiğini kendi ilmiyle indirmiş olduğuna şahitlik eder. Melekler de buna şahitlik ederler. Allah'ın şahitliği de kafidir.”
Nisâ 4/166
Kul, kimsenin görmediği bir anda dahi Şehîd olan Allah'ın kendisini gözettiğini bilerek yalnızken de toplum içindeyken de ihlâsı ve doğruluğu gözetir. Peygamberin doğruluğuna bizzat Allah'ın şahitlik etmesi gibi, kul da sözünde ve davasında yalandan sakınıp Allah'ın şahitliğine layık bir sadakat arar.
FASIL VIII
Bekā ve Nihayet
Evveliyetin, âhiriyetin ve her şeyin döndüğü sonun isimleri.
الْحَقّ
EL-HAKK
KÖKحـقـق
Varlığı ve sözü mutlak gerçek olan.
Hac sûresindeki bu âyet, Hakk ismini soyut bir kelâm meselesi olarak değil, insanın kendi yaratılış safhalarında ve ölü toprağın yağmurla dirilişinde müşahede ettiği iki açık delille temellendirir. Sa'dî'nin tefsirinde vurguladığı üzere Allah'ın hak oluşu, O'ndan başka hiçbir varlığa ibadet edilemeyeceği anlamına da gelir; O'na yapılan ibadet hakkın ta kendisidir, O'nun dışındakilere yönelen her ibadet ise bâtıldır. İbn Kesîr'in de belirttiği gibi âyetteki delil doğrudan âhirete bağlanır: hakkın kendisi olan Allah, tıpkı ölü toprağı canlandırdığı gibi ölüleri de diriltecektir, çünkü O her şeye kadirdir. Muhtasar tefsirin altını çizdiği gibi âyet, müşriklerin taptığı putların bu vasıftan tamamen yoksun olduğunu, onların ne yaratabildiğini ne dirilttiğini ne de bir şeye güç yetirebildiğini hatırlatarak Hakk ile bâtılı karşı karşıya koyar. Böylece Hakk ismi, Allah'ın varlığının ve vaadinin şüphe taşımayan bir gerçeklik olduğunu, kendisi dışında ilâhlık iddia eden her şeyin aslı ve dayanağı olmayan bir bâtıldan ibaret kaldığını bildirir.
ذَٰلِكَ بِأَنَّ اللَّهَ هُوَ الْحَقُّ وَأَنَّهُ يُحْيِي الْمَوْتَىٰ وَأَنَّهُ عَلَىٰ كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ
“İşte bunlar gösteriyor ki, Allah şüphesiz haktır. Şüphesiz ölüleri o diriltir ve o her şeye kadirdir.”
Hac 22/6
Kul, ibadetin yalnız hak olan Allah'a yapıldığında bir değer taşıdığını bilerek başka hiçbir şeye kulluk borçlanmaz ve karşılaştığı her bâtıl iddiayı bu ölçüyle tartar. Ölümden sonra dirilişin de Hakk olan Allah'ın va'di olduğunu bilerek âhiret hazırlığını ertelemez, kalbini şüpheden çok kesin bilgiye dayandırır.
FASIL VI
Rızık ve Kefâlet
Rızkın, korumanın ve dayanılan güvencenin isimleri.
الْوَكِيل
EL-VEKÎL
KÖKوـكـل
Kendisine güvenilip dayanılan.
Bu isim, Âl-i İmrân sûresinde soyut bir tanım olarak değil, Uhud yarasıyla dönen ashâbın yeniden düşman ordusuyla korkutulduğu somut bir sahnede geçer. İbn Kesîr'in naklettiği üzere bu korkutucu haber ashâbın imanını azaltmak yerine artırmış, onlar da 'Allah bize yeter, O ne güzel vekildir' diyerek karşılık vermişlerdir. Sa'dî'nin tefsirinde açıkladığı gibi bu söz, kulun bütün işlerini havale ettiği ve maslahatını gerçekleştirecek olanın yalnız Allah olduğu bilincinden doğar; yani Vekîl ismi, kulun yalnızca güven duyduğu değil bütün işini fiilen teslim ettiği mercidir. Âyetin devamında bu korkutmanın şeytanın bir işi olduğunun bildirilmesi, Sa'dî'nin işaret ettiği üzere mü'minin yalnız Allah'tan korkması ve O'nu vekil edinmesi gerektiğini, başkasının tehdidinin gerçek bir dayanak taşımadığını öğretir. Muhtasar tefsirin naklettiği üzere ashâb bu güvenle düşmana karşı yürümüş, sonunda hiçbir zarar görmeden Allah'ın lütfuyla geri dönmüştür.
الَّذِينَ قَالَ لَهُمُ النَّاسُ إِنَّ النَّاسَ قَدْ جَمَعُوا لَكُمْ فَاخْشَوْهُمْ فَزَادَهُمْ إِيمَانًا وَقَالُوا حَسْبُنَا اللَّهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ
“İnsanlar onlara: "Düşmanlarınız size karşı ordu topladı, onlardan korkun." dediklerinde, bu, onların imanını artırdı ve şöyle dediler: "Allah bize yeter. O ne güzel vekildir".”
Âl-i İmrân 3/173
Kul, tehdit ve korku anlarında -tıpkı Uhud dönüşü ashâbın yaptığı gibi- 'Allah bize yeter, O ne güzel vekildir' diyerek işini gerçek mânada Allah'a havale etmeli, bu sözü dilde kalan bir teselliye değil kalpte yerleşen bir tevekküle dönüştürmelidir. Rızkını ve akıbetini kendi tedbirine değil Vekîl'in tasarrufuna bağlayan kul, korkuyu imana çeviren bu bilinçle hareket eder.
FASIL III
Kudret ve Celâl
Gücün, izzetin ve karşı konulmazlığın isimleri.
الْقَوِيّ
EL-KAVİYY
KÖKقـوـي
Sonsuz kudret sahibi.
Şûrâ sûresindeki bu âyette Kaviyy ismi tek başına değil, kullarına lütufkâr davranıp dilediğine rızık veren bir Rabb'in sıfatı olarak zikredilir; bu, kudretin lütuf ve hikmetle iç içe olduğunu, güç sahibi olmanın Allah'ta asla keyfîlik taşımadığını gösterir. Sa'dî'nin tefsirinde altını çizdiği en önemli nokta şudur: kudret hiçbir şekilde paylaşılmaz, yaratılmışlardaki her güç nihayetinde O'nun bahşettiği ölçüde var olur, kendiliğinden bağımsız bir kuvvet hiçbir varlıkta bulunmaz. Bu, Kaviyy isminin mahlûkattaki her türlü kuvvetin aslında O'na bağımlı ve ödünç olduğunu, dolayısıyla hiçbir gücün Allah'ın kudretiyle kıyaslanamayacağını bildirdiğini gösterir. Âyetin Azîz ismiyle birlikte gelmesi -İbn Kesîr'in de naklettiği üzere- bu kudretin aynı zamanda karşı konulamaz bir yücelik taşıdığını, hiçbir varlığın O'nu âciz bırakamayacağını pekiştirir.
اللَّهُ لَطِيفٌ بِعِبَادِهِ يَرْزُقُ مَن يَشَاءُ ۖ وَهُوَ الْقَوِيُّ الْعَزِيزُ
“Allah kullarına çok lütufkârdır. Dilediğine rızık verir. O çok kuvvetlidir, çok güçlüdür.”
Şûrâ 42/19
Kul, kendi gücünün de başkalarının gücünün de aslında Kaviyy olan Allah'tan ödünç alındığını bilerek ne kendi zaafı karşısında ümitsizliğe düşer ne de zalimin gücünden yılar. İhtiyaç anında kuvvetin yalnız O'nda toplandığını bilerek duasını ve dayanma noktasını Kaviyy ismine yöneltir.
الْمَتِين
EL-METÎN
KÖKمـتـن
Kudreti asla sarsılmayan.
Zâriyât sûresinin bu âyeti, Metîn ismini doğrudan Rezzâk (rızık veren) sıfatıyla yan yana zikreder; Sa'dî'nin işaret ettiği gibi bundan önceki âyetlerde Allah'ın kullarından hiçbir rızık veya yardım istemediği, aksine bütün yaratılmışların O'na muhtaç olduğu bildirilmiştir. Böylece Metîn ismi, sayısız yaratığı sürekli rızıklandırırken kendisi hiçbir eksilme, yorgunluk veya ihtiyaç duymayan bir kudreti tarif eder; bu, sıradan bir güçten öte hiç sarsılmayan ve tükenmeyen bir kuvvettir. Sa'dî'nin tefsirinde vurguladığı üzere kuvvet ve kudret tümüyle Allah'a aittir; O'nun dilediği mutlaka olur, hiç kimse O'ndan kaçıp kurtulamaz. İbn Kesîr'in de belirttiği gibi âyette rızık verme sıfatının hemen ardından kuvvet ve Metîn sıfatlarının zikredilmesi, rızkı bütün varlıklara ulaştıran gücün aynı zamanda asla zaafa uğramayan bir güç olduğunu gösterir.
إِنَّ اللَّهَ هُوَ الرَّزَّاقُ ذُو الْقُوَّةِ الْمَتِينُ
“Şüphesiz ki, rızık veren O sağlam kuvvet sahibi olan Allah'tır.”
Zâriyât 51/58
Kul, rızkını ve ihtiyaçlarını karşılayan kudretin asla zayıflamayacağını ve yorulmayacağını bilerek geleceğe dair kaygısını Metîn olan Allah'a bırakır. Kendi güçsüzlüğünü ve muhtaçlığını itiraf eden kul, Allah'ın hiçbir karşılığa ihtiyacı olmadığını bilerek ibadetini yalnız O'nun rızası için, ihlâsla yerine getirir.
FASIL VI
Rızık ve Kefâlet
Rızkın, korumanın ve dayanılan güvencenin isimleri.
الْوَلِيّ
EL-VELİYY
KÖKوـلـي
Mü'minlerin dostu ve yardımcısı.
«Veliyy» ismi yalnızca bir yakınlığı değil, Sa'dî'nin bu âyetin tefsirinde belirttiği gibi Allah'ın iman edip imanın gereklerini yerine getirenleri bizzat terbiye etmesini, onları cehalet ve masiyet karanlığından ilim ve itaat nuruna çıkarmasını ifade eder. Muhtasar tefsirin naklettiği üzere bu velâyet, kulu başarıya ulaştıran ve ona yardım eden fiilî bir ilgidir, salt kalbî bir meyil değildir. Âyetin devamında Allah'a karşı tağutu veli edinenlerin zikredilmesi -İbn Kesîr'in naklettiği âyet metninde de görüldüğü gibi- velâyetin karşılıksız olmadığını, kişinin kimi dost bildiğine göre ya nura ya karanlığa sürükleneceğini gösterir. Ehl-i sünnet, Allah'ın veli oluşunu bir yaratılmışın dostluğuna benzetmeksizin, O'na yaraşır şekilde kabul eder.
اللَّهُ وَلِيُّ الَّذِينَ آمَنُوا يُخْرِجُهُم مِّنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ ۖ وَالَّذِينَ كَفَرُوا أَوْلِيَاؤُهُمُ الطَّاغُوتُ يُخْرِجُونَهُم مِّنَ النُّورِ إِلَى الظُّلُمَاتِ ۗ أُولَٰئِكَ أَصْحَابُ النَّارِ ۖ هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ
“Allah, iman edenlerin velisidir. Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. İnkâr edenlerin velileri de tağuttur, onları aydınlıktan karanlıklara çıkarırlar. İşte onlar cehennemliklerdir. Orada ebedî olarak kalırlar.”
Bakara 2/257
Kul, sıkıntı ve yalnızlık anında gerçek velisinin Allah olduğunu bilerek O'na sığınır; imanının gereğini yerine getirdiği ölçüde bu velâyetin kendisini karanlıklardan çıkarıp aydınlığa taşıyacağına güvenir.
FASIL VIII
Bekā ve Nihayet
Evveliyetin, âhiriyetin ve her şeyin döndüğü sonun isimleri.
الْحَمِيد
EL-HAMÎD
KÖKحـمـد
Her hâliyle övgüye lâyık olan.
Sa'dî'nin bu âyetin tefsirinde açıkladığı üzere hamd, Allah'ın yalnızca dille övülmesi değil, âlemleri yaratıp gözetmesindeki, nimet vermesindeki ve musibetleri uzaklaştırmasındaki bütün fiillerinin kemâlinden doğan bir haktır. Muhtasar tefsirde belirtildiği gibi bu övgüye lâyık oluş, O'nun her noksanlıktan münezzeh olmasıyla birlikte anılır; hamd, ancak kemal sıfatlarına sahip olana yaraşır. Sûrenin bu son âyetinde hamdin doğrudan «âlemlerin Rabbi» ismiyle birlikte zikredilmesi, Sa'dî'ye göre bütün mahlukatı terbiye edip idare eden zâtın aynı zamanda bütün övgüyü hak eden zât olduğunu gösterir. Ehl-i sünnete göre Hamîd ismi, Allah'ın zâtında ve fiillerinde kusursuz olduğunu, dolayısıyla O'ndan başka hiçbir varlığın mutlak anlamda övgüyü hak etmediğini bildirir.
وَالْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
“Hamd, âlemlerin Rabbi Allah'a mahsustur.”
Sâffât 37/182
Kul, aldığı her nimette ve uzaklaştırılan her musibette hamdin yalnız Allah'a mahsus olduğunu bilerek elhamdülillah der ve şükrünü sebeplere değil, doğrudan bu nimetlerin gerçek vericisine yöneltir.
FASIL IV
İlim ve Hikmet
Bilmenin, işitmenin, görmenin ve inceliğin isimleri.
الْمُحْصِي
EL-MUHSÎ
KÖKحـصـي
Her şeyin sayısını bilen.
Bu âyet doğrudan sayma fiilini değil, Rabbin kelâmının sınırsızlığını anlatır; ama Sa'dî'nin tefsirinde işaret ettiği gibi bütün denizler mürekkep olsa dahi tükenmeyen bu kelâm, Allah'ın ilim ve kudretinin yaratılmışlarca asla kuşatılamayacağını gösterir. Sa'dî'nin verdiği örnekte, bütün mahlukatın bilgisi bir araya toplansa bile bu, Allah'ın ilmi yanında denizden gagayla alınan bir damla kadar bile değildir; yaratılmış için sayılması imkânsız olan şey, Allah için tastamam bilinir ve kuşatılır. Muhsî ismi işte bu noktada tecelli eder: Allah, hiçbir varlığın idrak edemeyeceği genişlikteki her şeyi -zerresine kadar- eksiksiz sayar ve bilir. Bu isim, kulun amellerinin, nefeslerinin, rızkının tek tek Allah katında kayıtlı olduğunu, hiçbir şeyin O'nun ilminden ve hesabından taşmayacağını hatırlatır.
قُل لَّوْ كَانَ الْبَحْرُ مِدَادًا لِّكَلِمَاتِ رَبِّي لَنَفِدَ الْبَحْرُ قَبْلَ أَن تَنفَدَ كَلِمَاتُ رَبِّي وَلَوْ جِئْنَا بِمِثْلِهِ مَدَدًا
“Deki: "Eğer Rabbimin sözlerini yazmak için deniz mürekkep olsa, Rabbimin sözleri tükenmeden önce, deniz muhakkak tükenecekti, bir mislini daha yardımcı getirsek bile."”
Kehf 18/109
Kul, en gizli davranışının ve en çabuk unuttuğu sözünün dahi Muhsî olan Allah katında tek tek kayıtlı olduğunu bilerek gaflete değil, hesaba hazırlıklı bir titizliğe yönelir.
FASIL VII
Yaratma ve Sûret
Yoktan var etmenin, sûret vermenin ve yol göstermenin isimleri.
الْمُبْدِئ
EL-MÜBDİ'
KÖKبـدـأ
Yaratmayı ilk başlatan.
Âyet çok tanrıcılığın en zayıf noktasını hedef alır: Sa'dî'nin belirttiği gibi bu soru bir inkâr ve tespit sorusudur; müşriklerin taptığı hiçbir varlık ilkin yaratmaya güç yetiremeyecek kadar âciz ve zayıftır. İbn Kesîr'in naklettiği âyet metninde bu fiil yalnız Allah'a nispet edilir: O, hiçbir ortağa ve yardımcıya muhtaç olmaksızın yaratmayı ilk defa başlatır. Mübdi' ismi, yoktan var etmenin hiçbir örneği ve öncülü bulunmadan gerçekleştiğini bildirir; Allah'ın yaratması önceden var olan bir maddeye şekil vermek değil, hiçten var kılmaktır. Âyetin sonunda müşriklere yöneltilen «nasıl döndürülüyorsunuz» kınaması, Sa'dî'ye göre ilk yaratmayı tek başına yapabilenin ibadeti de tek başına hak ettiğini ortaya koyar.
قُلْ هَلْ مِن شُرَكَائِكُم مَّن يَبْدَأُ الْخَلْقَ ثُمَّ يُعِيدُهُ ۚ قُلِ اللَّهُ يَبْدَأُ الْخَلْقَ ثُمَّ يُعِيدُهُ ۖ فَأَنَّىٰ تُؤْفَكُونَ
“De ki: "Allah'a eş tuttuğunuz ortaklarınızdan, önce yaratıp, sonra da onu çevirip yeniden diriltecek var mı?" De ki, "Önce yaratıp, sonra da onu yeniden yaratacak olan Allah'dır. O halde nasıl yoldan saptırılıyor, döndürülüyorsunuz?"”
Yûnus 10/34
Kul, kendi ilk yaratılışının hiçbir örneğe dayanmadan sırf Allah'ın kudretiyle gerçekleştiğini bilerek rızkını ve başarısını sebeplerde değil, yoktan var eden bu kudrette arar.
الْمُعِيد
EL-MUÎD
KÖKعـوـد
Yarattığını tekrar var eden.
Sa'dî'nin bu âyetin tefsirinde belirttiği gibi âyetteki soru bir inkâr sorusudur: müşriklerin taptığı ortaklardan hiçbiri ne ilkin yaratmaya ne de öldükten sonra yeniden var etmeye güç yetirebilir, çünkü onlar bunu yapamayacak kadar âciz ve zayıftır. Muhtasar tefsirde de vurgulandığı gibi bu iade, «daha önce bir benzeri olmaksızın yaratan»ın aynı kudretle ölümden sonra tekrar var etmesidir; ilk yaratma bir örneğe dayanmadığı gibi, iade de yaratılmışların aklının sınırlarını aşan bir kudretle gerçekleşir. İbn Kesîr'in naklettiği âyet metni bu iki fiili -yaratma ve tekrarlama- tek bir cümlede yan yana koyarak Allah katında ikisi arasında hiçbir güçlük farkı bulunmadığını gösterir. Müşriklerin bu açık delillere rağmen «döndürülmeleri», Sa'dî'ye göre şeytanın çirkin bir sapıklığı süslemesinden başka bir şey değildir.
قُلْ هَلْ مِن شُرَكَائِكُم مَّن يَبْدَأُ الْخَلْقَ ثُمَّ يُعِيدُهُ ۚ قُلِ اللَّهُ يَبْدَأُ الْخَلْقَ ثُمَّ يُعِيدُهُ ۖ فَأَنَّىٰ تُؤْفَكُونَ
“De ki: "Allah'a eş tuttuğunuz ortaklarınızdan, önce yaratıp, sonra da onu çevirip yeniden diriltecek var mı?" De ki, "Önce yaratıp, sonra da onu yeniden yaratacak olan Allah'dır. O halde nasıl yoldan saptırılıyor, döndürülüyorsunuz?"”
Yûnus 10/34
Kul, ölümün bir yok oluş değil Muîd olan Allah'ın huzurunda yeniden var kılınmak olduğunu bilerek âhiret hesabına göre yaşar ve bu dünyadaki amellerinin karşılıksız kalmayacağına güvenir.
الْمُحْيِي
EL-MUHYÎ
KÖKحـيـي
Can veren, dirilten.
Sa'dî'nin bu âyetin tefsirinde belirttiği gibi Allah, yağmurla ölü toprağı canlandırıp ondan çift çift bitkiler çıkarmasını âhiretteki dirilişin bir delili olarak gösterir; yerde müşahede edilen bu canlanma, gözle görülmeyen ba's gününe işaret eder. Muhtasar tefsirde de vurgulandığı üzere kurak toprağa hayat veren kudret, aynı kudretle ölüleri de yeniden diriltecektir; ikisi arasında Allah için hiçbir güçlük farkı yoktur. Âyetin «Allah'ın rahmetinin eserlerine bak» çağrısı, hayat vermenin yalnız bir kudret değil aynı zamanda bir rahmet tecellisi olduğunu gösterir. Bu isim, hem bitkilerin ve canlıların dünyadaki hayatını hem de kıyamet günündeki yeniden dirilişi tek bir kudrete bağlar.
فَانظُرْ إِلَىٰ آثَارِ رَحْمَتِ اللَّهِ كَيْفَ يُحْيِي الْأَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا ۚ إِنَّ ذَٰلِكَ لَمُحْيِي الْمَوْتَىٰ ۖ وَهُوَ عَلَىٰ كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ
“Şimdi bak Allah'ın rahmetinin eserlerine! yeryüzünü ölümünden sonra nasıl diriltiyor? Şüphe yok ki O, mutlaka ölüleri diriltir. O her şeye kâdirdir.”
Rûm 30/50
Kul, baharda kuru topraktan biten yeşilliği gördükçe bunu kendi öldükten sonra diriltileceğine dair somut bir delil bilir ve kalbindeki gafleti de ancak Muhyî olanın hidayetiyle canlanacağını umarak O'na yönelir.
FASIL VIII
Bekā ve Nihayet
Evveliyetin, âhiriyetin ve her şeyin döndüğü sonun isimleri.
الْمُمِيت
EL-MÜMÎT
KÖKمـوـت
Ölümü yaratan.
Âyette dikkat çekici biçimde ölüm hayattan önce zikredilir; Sa'dî'nin bu âyetin tefsirinde açıkladığı gibi Allah, kullarına önce hayat verip sonra onları öldürmeyi, hangisinin daha güzel amel işleyeceğini ortaya çıkaracak bir imtihan olarak takdir etmiştir. Bu, ölümün başıboş bir yok oluş değil, hikmetle konulmuş bir hüküm olduğunu gösterir; nitekim âyetin devamında Allah'ın Azîz ve Ğafûr diye anılması, Sa'dî'ye göre ölümü takdir eden kudretin aynı zamanda tövbe edenleri bağışlayan bir kudret olduğunu hatırlatır. Mümît ismi, dolayısıyla yalnız can almayı değil, ölümü -hayatla birlikte- bir imtihanın parçası olarak takdir etmeyi de kapsar. Muhtasar tefsirde de bu imtihanın «kim daha iyi amel ediyor» sorusuna bağlandığı vurgulanır.
الَّذِي خَلَقَ الْمَوْتَ وَالْحَيَاةَ لِيَبْلُوَكُمْ أَيُّكُمْ أَحْسَنُ عَمَلًا ۚ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْغَفُورُ
“O, hanginizin daha güzel iş yapacağınızı denemek için ölümü ve hayatı yarattı. O, üstündür, bağışlayandır.”
Mülk 67/2
Kul, ölümün Mümît olan Allah'ın takdiriyle her an gelebileceğini bilerek amelini «hanginiz daha güzel yapacak» sorusunun bir cevabı gibi özenle sürdürür, ölümü unutup uzun emele kapılmaz.
FASIL I
Zât ve Ulûhiyyet
Zâtın kendisine ve ulûhiyyetin tenzîhine bakan isimler.
الْحَيّ
EL-HAYY
KÖKحـيـي
Ezelî ve ebedî diri olan.
Sa'dî'nin bu âyetin tefsirinde açıkladığı gibi Hayy ismi, yalnızca var olmayı değil, işitme, görme, kudret ve irade gibi bütün zâtî sıfatların kendisinde kemâliyle bulunduğu tam bir hayatı bildirir. Âyetin hemen ardından «O'nu ne uyuklama tutar ne de uyku» buyrulması, Sa'dî'ye göre uyku ve dalgınlığın ancak zaaf ve acziyet taşıyan yaratılmışlara ârız olan bir hâl olduğunu, Hayy'ın kemâline böyle bir eksikliğin yaklaşamayacağını gösterir. Sa'dî'nin naklettiğine göre Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-, tevhid ve Allah'ın azametine dair pek çok hakikati bir arada topladığı için bu âyeti Kur'an'ın en büyük âyeti olarak nitelendirmiştir. Ehl-i sünnet, Allah'ın bu hayatını hiçbir yaratılmışın hayatına benzetmeksizin ve keyfiyetini sormaksızın olduğu gibi kabul eder.
اللَّهُ لَا إِلَٰهَ إِلَّا هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ ۚ لَا تَأْخُذُهُ سِنَةٌ وَلَا نَوْمٌ ۚ لَّهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ ۗ مَن ذَا الَّذِي يَشْفَعُ عِندَهُ إِلَّا بِإِذْنِهِ ۚ يَعْلَمُ مَا بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ ۖ وَلَا يُحِيطُونَ بِشَيْءٍ مِّنْ عِلْمِهِ إِلَّا بِمَا شَاءَ ۚ وَسِعَ كُرْسِيُّهُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ ۖ وَلَا يَئُودُهُ حِفْظُهُمَا ۚ وَهُوَ الْعَلِيُّ الْعَظِيمُ
“Allah'tan başka hiçbir ilâh yoktur. O daima diridir (hayydır), bütün varlığın idaresini yürüten (kayyum)dir. O'nu ne gaflet basar, ne de uyku. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur. İzni olmadan huzurunda şefaat edecek olan kimdir? O, kullarının önlerinde ve arkalarında ne varsa hepsini bilir. Onlar ise, O'nun dilediği kadarından başka ilminden hiç bir şey kavrayamazlar. O'nun kürsisi, bütün gökleri ve yeri kucaklamıştır. Onların her ikisini de görüp gözetmek O'na bir ağırlık vermez. O çok yücedir, çok büyüktür.”
Bakara 2/255
Kul, kendi hayatının uykuyla, hastalıkla ve ölümle kesintiye uğradığını hatırlayıp Hayy olan Allah'a bu eksikliklerin asla ârız olmadığını bilerek yalnız O'na güvenir ve O'ndan asla gaflet ummaz.
الْقَيُّوم
EL-KAYYÛM
KÖKقـوـم
Her şeyi ayakta tutan.
Sa'dî'nin bu âyetin tefsirinde belirttiği gibi Kayyûm ismi, Allah'ın bütün fiilî sıfatlarını kapsar: O, kendi zâtıyla kâimdir, hiçbir yaratılmışa muhtaç değildir; buna karşılık bütün varlıklar hem var olmalarını hem de varlıklarını sürdürmelerini O'na borçludur. Muhtasar tefsirde de ifade edildiği üzere mahlukatın tamamı her hâlde Allah'a muhtaçken, O hiçbir şeye muhtaç olmaksızın kendi zâtıyla kâimdir; bu, kul ile Rab arasındaki en temel farkı ortaya koyar. Âyetin devamında göklerin ve yerin korunmasının O'na ağır gelmediğinin bildirilmesi, Sa'dî'ye göre Kayyûm'un kudretinin kemâlini gösterir; koruma ve gözetme yaratılmışlara yorgunluk veren bir yük iken, Allah için böyle değildir. Ehl-i sünnet, bu ayakta tutma ve gözetme fiilini bir mahlûkun çabasına benzetmeden, Allah'a yaraşır şekilde kabul eder.
اللَّهُ لَا إِلَٰهَ إِلَّا هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ ۚ لَا تَأْخُذُهُ سِنَةٌ وَلَا نَوْمٌ ۚ لَّهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ ۗ مَن ذَا الَّذِي يَشْفَعُ عِندَهُ إِلَّا بِإِذْنِهِ ۚ يَعْلَمُ مَا بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ ۖ وَلَا يُحِيطُونَ بِشَيْءٍ مِّنْ عِلْمِهِ إِلَّا بِمَا شَاءَ ۚ وَسِعَ كُرْسِيُّهُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ ۖ وَلَا يَئُودُهُ حِفْظُهُمَا ۚ وَهُوَ الْعَلِيُّ الْعَظِيمُ
“Allah'tan başka hiçbir ilâh yoktur. O daima diridir (hayydır), bütün varlığın idaresini yürüten (kayyum)dir. O'nu ne gaflet basar, ne de uyku. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur. İzni olmadan huzurunda şefaat edecek olan kimdir? O, kullarının önlerinde ve arkalarında ne varsa hepsini bilir. Onlar ise, O'nun dilediği kadarından başka ilminden hiç bir şey kavrayamazlar. O'nun kürsisi, bütün gökleri ve yeri kucaklamıştır. Onların her ikisini de görüp gözetmek O'na bir ağırlık vermez. O çok yücedir, çok büyüktür.”
Bakara 2/255
Kul, kendi varlığının her an Kayyûm olan Allah'ın gözetimiyle ayakta durduğunu bilerek hiçbir işini O'nu unutup sebeplere havale etmez; rızkını, sağlığını ve kalbinin istikametini dahi bu ismin tecellisine bağlı görür.
FASIL VIII
Bekā ve Nihayet
Evveliyetin, âhiriyetin ve her şeyin döndüğü sonun isimleri.
الْوَاجِد
EL-VÂCİD
KÖKوـجـد
Hiçbir şeye muhtaç olmayan.
Bu âyette geçen «vecednâhu sâbiran» (Biz onu sabırlı bulduk) ifadesi Vâcid ismiyle aynı kökten gelir; Sa'dî'nin tefsirinde anlattığı gibi Eyyûb, hastalığında, malının ve evladının kaybında sabrettiği için Allah tarafından bu vasıfla nitelendirilmiştir. Kıssanın akışı, muhtaç olanın kul, hiçbir şeye muhtaç olmayanın ise Allah olduğunu açıkça gösterir: Eyyûb şifaya, aileye ve mala muhtaç kalmışken Sa'dî'nin belirttiği üzere Allah ona rahmetinden bir su kaynağı çıkarmış, ailesini iade etmiş, üstelik bir katını daha bağışlamıştır. Yemin meselesinde Eyyûb'un hem yeminini bozmadan hem hanımına gerçek bir zarar vermeden çıkış bulması için Allah'ın ona yüz saplık bir demetle tek vuruş yolunu göstermesi de, hiçbir sıkışıklığın Allah katında bir çözümsüzlük olmadığının bir örneğidir. Vâcid ismi, klasik olarak Allah'ın hiçbir şeye muhtaç olmadığını ve dilediği her şeyi -hiçbir engelle karşılaşmaksızın- gerçekleştirdiğini bildirir.
وَخُذْ بِيَدِكَ ضِغْثًا فَاضْرِب بِّهِ وَلَا تَحْنَثْ ۗ إِنَّا وَجَدْنَاهُ صَابِرًا ۚ نِّعْمَ الْعَبْدُ ۖ إِنَّهُ أَوَّابٌ
“(Bir de dedik ki): "Eline bir demet al da onunla (eşine) vur; yemininde durmamazlık etme." Doğrusu biz onu sabırlı bulduk. O ne güzel kul! O hakikaten daima Allah'a yönelmektedir.”
Sâd 38/44
Kul, en çaresiz anında bile -Eyyûb'un hastalığında olduğu gibi- yalnız Allah'a yönelirse, hiçbir şeye muhtaç olmayan Vâcid'in kendisini asla ihtiyaç içinde bırakmayacağını umar ve sıkıntısından çıkış yolunu yalnız O'ndan bekler.
الْمَاجِد
EL-MÂCİD
KÖKمـجـد
Şanı yüce, keremi bol olan.
Sa'dî'nin bu âyetin tefsirinde açıkladığı gibi Mecid olmak, sıfatların azamet ve kapsamda kemale ermesi demektir; Allah, bütün kemal sıfatlarının en mükemmeline, en eksiksiz ve en kapsamlı olanına sahiptir. Âyetin bağlamı da bunu somutlaştırır: İbrahim'in yaşlı hanımına İshak'ın müjdelenmesi karşısında meleklerin «Allah'ın işine mi şaşıyorsun?» demeleri, Sa'dî'ye göre O'nun meşietinin her şeyi kuşattığını ve hiçbir işinin âciz kalmayacağını hatırlatır. Hamîd isminin hemen yanında zikredilmesi, Mâcid'in yalnız büyüklük değil, ihsanı, cömertliği ve hikmeti de kapsayan, övgüye lâyık bir büyüklük olduğunu gösterir. Ev halkına verilen «Allah'ın rahmeti ve bereketleri üzerinizdedir» müjdesi de, Mâcid isminin sadece bir sıfat tasviri değil, kula ulaşan somut bir kerem olduğunu ortaya koyar.
قَالُوا أَتَعْجَبِينَ مِنْ أَمْرِ اللَّهِ ۖ رَحْمَتُ اللَّهِ وَبَرَكَاتُهُ عَلَيْكُمْ أَهْلَ الْبَيْتِ ۚ إِنَّهُ حَمِيدٌ مَّجِيدٌ
“Dediler: "Sen Allah'ın emrine mi şaşıyorsun? Allah'ın rahmeti ve berekâtı üzerinizdedir. Ey ev halkı! Muhakkak ki O, hamiddir (övülmeye lâyıktır), meciddir (cömertliği boldur)."”
Hûd 11/73
Kul, imkânsız görünen bir duruma -yaşlılıkta evlat müjdesi gibi- şaşırdığında bile Mâcid olan Allah'ın kereminin ve kudretinin sınırını akletmemesi gerektiğini hatırlar; O'ndan ummayı hiçbir hâlde bırakmaz.
FASIL I
Zât ve Ulûhiyyet
Zâtın kendisine ve ulûhiyyetin tenzîhine bakan isimler.
الْوَاحِد
EL-VÂHİD
KÖKوـحـد
Zâtında, sıfatında bir olan.
«Vâhid» ismi bu âyette Kahhâr ismiyle birlikte zikredilir; Sa'dî'nin belirttiği gibi hiçbir varlık kendi kendini yaratamayacağına göre, her şeyin tek bir yaratıcısı ve ilahı bulunduğu aklen zorunlu bir gerçektir. Âyetin akışı körle göreni, karanlıkla aydınlığı bir tutmayan müşriklere seslenir; Allah'a O'nun yarattığı gibi yaratan ortaklar isnat etmenin akıl dışı olduğunu gösterir. Bu âyetin tefsirinde vurgulandığı üzere Vâhid, uluhiyette tekliği, yani ibadete yalnız Allah'ın layık oluşunu bildirir; bu, sadece sayısal bir birlik değil, zâtında, sıfatında ve fiillerinde eşi bulunmama hâlidir. İbn Kesîr'in naklettiği üzere âyet, tek olanın aynı zamanda her şeyi kudreti altında tutan Kahhâr olduğunu bildirir. Ehl-i sünnet bu ismi, Allah'ın benzeri bulunmadığını teşbihe kaçmadan, sıfatlarını da inkâr etmeden kabul eder.
قُلْ مَن رَّبُّ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ قُلِ اللَّهُ ۚ قُلْ أَفَاتَّخَذْتُم مِّن دُونِهِ أَوْلِيَاءَ لَا يَمْلِكُونَ لِأَنفُسِهِمْ نَفْعًا وَلَا ضَرًّا ۚ قُلْ هَلْ يَسْتَوِي الْأَعْمَىٰ وَالْبَصِيرُ أَمْ هَلْ تَسْتَوِي الظُّلُمَاتُ وَالنُّورُ ۗ أَمْ جَعَلُوا لِلَّهِ شُرَكَاءَ خَلَقُوا كَخَلْقِهِ فَتَشَابَهَ الْخَلْقُ عَلَيْهِمْ ۚ قُلِ اللَّهُ خَالِقُ كُلِّ شَيْءٍ وَهُوَ الْوَاحِدُ الْقَهَّارُ
“De ki: "Göklerin ve yerin Rabbi kimdir?" De ki: "Allah'dır". De ki: "Allah'dan başkalarını, o kendi kendilerine ne bir fayda, ne de bir zarar verebilenleri dostlar mı ediniyorsunuz?" De ki: "Hiç kör ile gören bir olur mu? Hiç karanlıklarla aydınlık bir olur mu?" Yoksa Allah'a, O'nun gibi yaratan birtakım ortaklar buldular da, bu yaratış kendilerince birbirine benzer mi göründü? De ki: "Allah, her şeyi yaratandır. O, birdir. Her şeye üstün ve kahredicidir."”
Ra'd 13/16
Kul, Vâhid ismini andıkça kalbini ve ibadetini herhangi bir aracıya, veliye ya da sebebe değil yalnızca Allah'a yöneltmesi gerektiğini hatırlar. Bu isim vesilesiyle şirkin en küçük türünden bile sakınmaya, tevekkülünü tek bir merciye bağlamaya çağrılır.
الصَّمَد
ES-SAMED
KÖKصـمـد
Herkesin muhtaç olduğu, kimseye muhtaç olmayan.
İhlâs sûresinin dört âyeti tek bir bütün hâlinde Allah'ın zâtındaki ve sıfatlarındaki tekliğini anlatır; Es-Samed ismi, birliği bildiren ilk âyetin hemen ardında, O'nun mutlak müstağniliğini vurgulamak üzere zikredilir. Sa'dî'nin belirttiği gibi göklerde ve yerde bulunan her varlık en ileri derecede O'na muhtaçtır, ihtiyacını ancak O'na arz eder; bu muhtaçlık, ilim, hilim ve rahmet gibi bütün sıfatlarda kemal sahibi olmasından kaynaklanır. Aynı sûrenin devamında Allah'ın çocuğu ve ana-babası bulunmadığının, hiçbir varlığın O'na denk olamayacağının bildirilmesi, Sa'dî'ye göre bu mutlak müstağniliğin doğal bir sonucudur. Bu âyetin tefsirinde vurgulandığı gibi Samed, kemal ve güzellik sıfatlarında ululuğun son noktasında bulunan, bütün varlıkların kendisine yöneldiği hükümdardır.
اللَّهُ الصَّمَدُ
“Allah eksiksiz, sameddir (Bütün varlıklar O'na muhtaç, fakat O, hiç bir şeye muhtaç değildir”
İhlâs 112/2
Kul, herhangi bir ihtiyaç anında yüzünü aracısız olarak doğrudan Samed olana çevirir. O'nun hiçbir şeye muhtaç olmaması, kulu O'ndan başka kapılara ümit bağlamaktan sakındırır ve duâsını yalnız O'na yöneltmeye çağırır.
FASIL III
Kudret ve Celâl
Gücün, izzetin ve karşı konulmazlığın isimleri.
الْقَادِر
EL-KÂDİR
KÖKقـدـر
Dilediğini yapmaya güç yetiren.
En'âm sûresindeki bu âyet, Kâdir ismini soyut bir kudret tanımı olarak değil, üstten, alttan ve insanların birbirine düşmesi yoluyla gelebilecek somut azap ihtimalleriyle birlikte anar. Sa'dî'nin belirttiği gibi âyetin asıl maksadı bir uyarıdır: Allah'ın bu şekillerde cezalandırmaya kadir olduğunu bilen kul, O'na isyanı gerektiren işlerde ısrar etmekten sakınmalıdır. Sa'dî yine belirtir ki Allah, gökten taş yağması veya yerin dibine geçirilme gibi toplu helâk türünden azapları bu ümmetten rahmetiyle kaldırmış, buna karşılık insanların birbirine düşüp birbirinin şerrini tatması şeklindeki cezayı bâki bırakmıştır. Bu âyetin tefsirinde belirtildiği gibi âyetin sonundaki 'iyice anlasınlar' ifadesi, bu açıklamanın amacının yalnızca korkutmak değil hakkı kavratmak olduğunu gösterir. Kâdir'in bu şekillerde iş görebilen gücü hiçbir araca muhtaç değildir ve hiçbir yaratılmışın kudretiyle kıyas edilemez.
قُلْ هُوَ الْقَادِرُ عَلَىٰ أَن يَبْعَثَ عَلَيْكُمْ عَذَابًا مِّن فَوْقِكُمْ أَوْ مِن تَحْتِ أَرْجُلِكُمْ أَوْ يَلْبِسَكُمْ شِيَعًا وَيُذِيقَ بَعْضَكُم بَأْسَ بَعْضٍ ۗ انظُرْ كَيْفَ نُصَرِّفُ الْآيَاتِ لَعَلَّهُمْ يَفْقَهُونَ
“De ki: "O'nun üstünüzden ve ayaklarınızın altından azab göndermeye, yahut sizi fırkalara ayırıp kiminizin kiminize hıncını tattırmaya gücü yeter". Bak, âyetlerimizi nasıl inceden inceye açıklıyoruz ki, onlar iyice anlasınlar.”
En'âm 6/65
Kul, başına gelen sıkıntı veya musibet karşısında bunun tesadüf olmadığını, her şeye kadir olan Allah'ın takdiriyle geldiğini bilerek sabreder. Aynı zamanda O'nun cezalandırmaya da kadir olduğunu hatırlayıp günahta ısrar etmekten çekinir.
الْمُقْتَدِر
EL-MUKTEDİR
KÖKقـدـر
Kudretinde sınır olmayan.
Kamer sûresinin bu âyeti, Muktedir ismini, kendi güçlerine güvenip yenilgiyi ihtimal dışı gören toplulukların kıssalarının hemen ardından, bir tezat unsuru olarak zikreder. Sa'dî'nin aktardığına göre Firavun'un ordusu kendi kudretine güvenirken ansızın yakalanıp helâk edilmiş, 'biz birbirini destekleyen, yenilmez bir topluluğuz' diyen Mekkeli müşrikler ise Bedir'de bozguna uğratılmıştır; bu iki örnek, hiçbir yaratılmış gücün Muktedir'in kudretiyle kıyaslanamayacağını gösterir. Aynı sûrenin bu bölümündeki tefsirde Sa'dî, Allah'ın bir şeyi dilediğinde yalnızca 'ol' demesiyle, hiçbir direnç ve zorlukla karşılaşmaksızın bir göz kırpması hızında gerçekleştiğini anlatır. Bu âyetin tefsirinde belirtildiği gibi Muktedir, hiçbir şeyin kendisini âciz bırakamayacağı, mutlak mâlik olan hükümdardır; takvâ sahiplerinin O'nun katındaki hak meclisinde bulunması, bu kudretin aynı zamanda sonsuz bir ikramla birleştiğini gösterir.
فِي مَقْعَدِ صِدْقٍ عِندَ مَلِيكٍ مُّقْتَدِرٍ
“Güçlü padişahın huzurunda doğruluk koltuklarındadırlar.”
Kamer 54/55
Kul, kendi gücüne veya sahip olduklarına güvenip şımaran hiç kimsenin Muktedir'in karşısında duramayacağını bilerek büyüklenmekten sakınır. O'na itaat edip sığınanlar içinse bu isim, sınırsız bir kudretin aynı zamanda sonsuz bir ikramla birleştiğini hatırlatan bir güven kaynağı olur.
FASIL V
Adalet ve Hüküm
Hükmün, ölçünün ve yükseltip alçaltmanın isimleri.
الْمُقَدِّم
EL-MUKADDİM
KÖKقـدـم
Dilediğini öne geçiren.
Bu âyette geçen kaddemtü (önceden gönderdim) fiili, Mukaddim ismiyle aynı kökten gelir; İbn Kesîr'in ve Sa'dî'nin naklettiği üzere Allah, kıyamet günü inkârcı ile yanındaki şeytanın birbirini suçladığı o çekişme anında, uyarısını çok daha önceden peygamberler eliyle kendilerine ulaştırmış olduğunu hatırlatır. Sa'dî bu âyetin tefsirinde, Allah'ın delilini sonradan değil önceden, yani insanlar hesaba çekilmeden önce tamamladığını, böylece kıyamet gününde hiç kimsenin öne sürebileceği bir mazeretinin kalmadığını vurgular. Sa'dî'nin aynı bağlamda belirttiği gibi, Allah'ın verdiği sözden dönmeyeceği, kullarına zulmetmeyeceği ve iyiliklerin karşılığını eksiltmeden vereceği de bildirilir. Mukaddim ismi böylece yalnızca kişileri veya nesneleri öne geçirmekle sınırlı kalmaz; Allah'ın işlerini hikmetle, uyarıyı cezadan önce koyacak bir düzen içinde takdim etmesini de bildirir.
قَالَ لَا تَخْتَصِمُوا لَدَيَّ وَقَدْ قَدَّمْتُ إِلَيْكُم بِالْوَعِيدِ
“Allah buyurur ki: "Huzurumda çekişmeyin! Ben size daha önce uyarıcı göndermiştim."”
Kāf 50/28
Kul, Mukaddim'in uyarısını dünyada iken öne alıp kendisine ulaştırmış olduğunu bilerek bu uyarıya kulak vermeyi geciktirmez, zira kıyamet günü öne sürebileceği bir mazereti kalmayacaktır. Rızıkta, makamda veya imtihanlarda kendisinden önce geçirilenlere karşı da O'nun bu takdiminin bir hikmete dayandığına inanıp haset ve itirazdan uzak durur.
الْمُؤَخِّر
EL-MUAHHİR
KÖKأـخـر
Dilediğini geri bırakan.
Nûh sûresindeki bu âyette te'hîr, sabırsız bir erteleme değil, tevbe ve itaate bir mühlet tanıyan hikmetli bir geciktirmedir. Sa'dî'nin tefsirinde açıkladığı gibi Allah, kavmine Rablerinden korkup O'na yönelmeleri hâlinde günahlarını bağışlayacağını ve ecellerini belirlenmiş bir vakte kadar erteleyeceğini bildirmiştir; ne var ki bu erteleme sınırsız değildir, çünkü âyetin devamında Allah'ın takdir ettiği ecel geldiğinde artık geri bırakılmayacağı özellikle vurgulanır. Muhtasar tefsirin açıkladığı üzere bu mühlet, insanın günahtan dönüp tövbe etmesi için tanınan bir fırsattır; nitekim âyetin sonunda, bunu bilenlerin hemen iman edip tövbede acele edeceği hatırlatılır. İbn Kesîr'in naklettiği ifadeyle de bu âyet, bağışlamanın ve ertelemenin bütünüyle Allah'ın elinde olduğunu, kulun bunda hiçbir söz sahibi olmadığını gösterir. Muahhir ismi, esmâ-i hüsnâda kendisiyle birlikte anılan Mukaddim ismiyle beraber, Allah'ın yaratmada, rızıkta ve mertebelerde dilediğini öne alıp dilediğini geride bıraktığı mutlak tasarrufu bildirir; bu tasarrufun keyfiyeti sorgulanmaz, sadece Allah'a has bir kudret olarak kabul edilir.
يَغْفِرْ لَكُم مِّن ذُنُوبِكُمْ وَيُؤَخِّرْكُمْ إِلَىٰ أَجَلٍ مُّسَمًّى ۚ إِنَّ أَجَلَ اللَّهِ إِذَا جَاءَ لَا يُؤَخَّرُ ۖ لَوْ كُنتُمْ تَعْلَمُونَ
“"Günahlarınızı bağışlasın ve sizi belli bir süreye kadar ertelesin. Kuşkusuz Allah'ın takdir ettiği süre gelince ertelenmez. Eğer bilseydiniz.." (inanırdınız).”
Nûh 71/4
Kul, hayatındaki bir nimetin, duasının veya beklediği bir şeyin gecikmesini Muahhir isminin bir tecellisi bilip sabreder; çünkü ertelemenin ardında bir hikmet olduğunu bilir. Aynı zamanda ecel geldiğinde asla ertelenmeyeceğini hatırlayarak, kendisine tanınan bu mühleti tövbe ve sâlih amel için bir an önce değerlendirmeye çalışır.
FASIL VIII
Bekā ve Nihayet
Evveliyetin, âhiriyetin ve her şeyin döndüğü sonun isimleri.
الْأَوَّل
EL-EVVEL
KÖKأـوـل
Varlığının başlangıcı olmayan.
Evvel kelimesi dilde 'ilk, başlangıç' anlamına gelse de, Allah için kullanıldığında zaman içindeki bir ilk ânı değil, hiçbir öncesi bulunmayan mutlak bir varlığı ifade eder; yaratılmışların tümü sonradan var olurken Allah'ın varlığı hiçbir şeye dayanmaz. Sa'dî bu âyetin tefsirinde Evvel'i, kendisinden önce hiçbir şeyin bulunmadığı zât olarak açıklar; bu, Âhir, Zâhir ve Bâtın isimleriyle aynı cümlede anılarak Allah'ın varlığını dört yönden birden tanıtan bir bütünün parçasıdır. İbn Kesîr'in naklettiği üzere âyet bu dört ismin ardından O'nun her şeyi bilen olduğunu bildirerek biter; Sa'dî'nin belirttiği gibi bu sıralama, Allah'ın ilminin de tıpkı zâtı gibi öncesi ve sonrası olmaksızın her şeyi kuşattığını gösterir. Ehl-i sünnet, Evvel ismini kabul ederken Allah'ın ezelîliğini herhangi bir yaratılmışın süreklilik tasavvuruyla kıyaslamaz; bu, teşbihsiz ve keyfiyeti sorgulanmayan bir mutlaklık olarak benimsenir.
هُوَ الْأَوَّلُ وَالْآخِرُ وَالظَّاهِرُ وَالْبَاطِنُ ۖ وَهُوَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ
“O ilktir, sondur, zahirdir, bâtındır. O herşeyi bilendir.”
Hadîd 57/3
Kul, kendi varlığının ve karşılaştığı her hâlin bir başlangıcı olduğunu, buna karşılık Allah'ın hiçbir şeye muhtaç olmaksızın ezelde var olduğunu bilerek güvenini geçici ve sonradan olan şeylere değil yalnız O'na bağlar. Bu isim, kulun daha kendisi yokken Allah'ın ilim ve takdirinin onun hakkında zaten var olduğunu, dolayısıyla rızkının ve kaderinin tesadüfe değil ezelî bir hikmete dayandığını hatırlamasını sağlar.
الْآخِر
EL-ÂHİR
KÖKأـخـر
Varlığının sonu olmayan.
Sûrenin ilerleyen âyetinde 'göklerin ve yerin hükümranlığı yalnız O'nundur, bütün işler Allah'a döndürülecektir' buyrulması, Sa'dî'nin tefsirinde açıkladığı gibi, yaratılmışların akıbetinin nihayette yalnız Allah'a varacağını gösterir; Âhir isminin pratik bir yansıması da budur. Sa'dî bu âyetin tefsirinde Âhir'i, kendisinden sonra hiçbir şeyin bâki kalmayacağı zât olarak açıklar; bu isim de Evvel, Zâhir, Bâtın isimleriyle aynı cümlede anılıp Allah'ın varlığını dört yönden tanıtan bütünün bir parçasıdır. İbn Kesîr'in naklettiği üzere bu isim Evvel ile birlikte zikredilir; ezelde başlangıcı olmayan zât, ebedde de sonu olmayan aynı zâttır. Âhir ismi, fenanın yalnız yaratılmışlara mahsus olduğunu, Allah'ın bekasının ise hiçbir yaratılmış devamlılığıyla kıyaslanamayacak, keyfiyeti sorgulanmayan bir mutlaklık olduğunu hatırlatır.
هُوَ الْأَوَّلُ وَالْآخِرُ وَالظَّاهِرُ وَالْبَاطِنُ ۖ وَهُوَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ
“O ilktir, sondur, zahirdir, bâtındır. O herşeyi bilendir.”
Hadîd 57/3
Kul, dünyadaki hiçbir nimetin, makamın veya yakınının ebedî olmadığını, günü gelince hepsinin fânî olacağını bilerek kalbini bâki olan Allah'a bağlar. Bütün işlerin sonunda O'na döneceğini bilmek, kulu işlediği her amelin bir hesap gününde karşısına çıkacağı bilinciyle yaşamaya sevk eder.
FASIL IV
İlim ve Hikmet
Bilmenin, işitmenin, görmenin ve inceliğin isimleri.
الظَّاهِر
EZ-ZÂHİR
KÖKظـهـر
Varlığı delillerle apaçık olan.
Sa'dî bu âyetin tefsirinde Zâhir ismini, kendisinin üstünde hiçbir şeyin bulunmadığı zât olarak tanımlar; muhtasar tefsir de aynı tanımı tekrarlar — yani bu isim öncelikle Allah'ın mutlak üstünlüğünü, hiçbir varlığın O'nu aşamayacağını bildirir. Bu üstünlüğün delili, aynı sûrenin başında geçtiği üzere, göklerde ve yerde bulunan her şeyin O'nu tesbih etmesi, bütün kâinatın varlığına ve kudretine şahitlik etmesidir. İbn Kesîr'in naklettiği üzere Zâhir ismi Bâtın ile aynı cümlede anılır; ikisi birlikte Allah'ın hem her şeyin fevkinde hem de ilmiyle her şeyi kuşatan bir zât olduğunu gösterir. Ehl-i sünnet, Zâhir ismini kabul ederken bu apaçıklığı yaratılmışların gözle görülürlüğüne benzetmez; keyfiyetini sormaksızın, sadece Allah'a has bir zuhur olarak anlar.
هُوَ الْأَوَّلُ وَالْآخِرُ وَالظَّاهِرُ وَالْبَاطِنُ ۖ وَهُوَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ
“O ilktir, sondur, zahirdir, bâtındır. O herşeyi bilendir.”
Hadîd 57/3
Kul, gördüğü her varlığı ve düzeni Zâhir isminin bir işareti sayarak kâinatı gaflet içinde değil tefekkürle seyreder ve bu delilleri gördükçe imanı pekişir. Hiçbir şeyin O'nun üstüne çıkamayacağını ve O'na denk olamayacağını bilmek, kulu yalnız Allah'a boyun eğmeye, başka hiçbir güce gerçek anlamda teslim olmamaya çağırır.
الْبَاطِن
EL-BÂTIN
KÖKبـطـن
Zâtı idrakten gizli olan.
Aynı sûrenin devamında 'nerede olursanız olun O sizinle beraberdir' buyrulması üzerine Sa'dî, bu beraberliğin bir mekân beraberliği olmadığını, ilim ve haberdar olma beraberliği olduğunu özellikle vurgular; Bâtın ismi de asıl bu noktada anlam kazanır. Sa'dî bu âyetin tefsirinde Bâtın'ı, kendisinden öte hiçbir şeyin bulunmadığı zât olarak açıklar; muhtasar tefsir de bunu O'ndan daha yakını olmayan ifadesiyle anlatır — yani hiçbir şey ilim ve ihatada Allah'ı geçemez. Bu, Zâhir ile bir zıtlık değil tamamlayıcılıktır: âyet dört ismi tek bir cümlede zikrederek Allah'ın hem mutlak yüce hem de ilmiyle her şeye en yakın olduğunu bir arada bildirir. Ehl-i sünnet, Bâtın ismini kabul ederken bunun Allah'ın yarattıklarına hulul ettiği veya onlara karıştığı anlamına asla gelmediğini bilir; bu yakınlık, keyfiyeti bilinmeyen, sırf Allah'a has bir yakınlıktır.
هُوَ الْأَوَّلُ وَالْآخِرُ وَالظَّاهِرُ وَالْبَاطِنُ ۖ وَهُوَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ
“O ilktir, sondur, zahirdir, bâtındır. O herşeyi bilendir.”
Hadîd 57/3
Kul, en gizli düşüncesinin, niyetinin ve kalbinden geçenin dahi Bâtın olan Allah'a apaçık olduğunu bilerek gizli hâlini de en az açık amelleri kadar önemser. Bu isim, kulu Allah'a yakınlığı mekânda veya bir aracıda değil, ihlâsla kalbin derinliğinde aramaya yöneltir.
FASIL VI
Rızık ve Kefâlet
Rızkın, korumanın ve dayanılan güvencenin isimleri.
الْوَالِي
EL-VÂLÎ
KÖKوـلـي
Bütün kâinatı yöneten.
Râ'd sûresinde geçen «vâl» kelimesi, bir kimsenin işlerini üstlenip çekip çeviren, onu koruyup gözeten kimse anlamına gelir ve âyet bu konumun yalnız Allah'a ait olduğunu, O'ndan başka hiçbir velinin bulunmadığını bildirir. Sa'dî'nin bu âyetin tefsirinde belirttiği üzere önce kulu gece gündüz nöbetleşe koruyan melek takipçilerden söz edilir, ardından bu korumanın da ancak Allah'ın emriyle gerçekleştiği vurgulanır. Muhtasar tefsirde ifade edildiği gibi insanın işlerini gerçek anlamda çekip çeviren Allah'tan başkası yoktur; başına gelen musibetleri de ancak O uzaklaştırır. İbn Kesîr'in naklettiği üzere bir kavmin hâli, ancak kendisi kendindekini değiştirdikçe değişir; bu da El-Vâlî isminin, dıştan bir müdahale değil hikmetli bir kanunla işleyen bir tasarruf olduğunu gösterir.
لَهُ مُعَقِّبَاتٌ مِّن بَيْنِ يَدَيْهِ وَمِنْ خَلْفِهِ يَحْفَظُونَهُ مِنْ أَمْرِ اللَّهِ ۗ إِنَّ اللَّهَ لَا يُغَيِّرُ مَا بِقَوْمٍ حَتَّىٰ يُغَيِّرُوا مَا بِأَنفُسِهِمْ ۗ وَإِذَا أَرَادَ اللَّهُ بِقَوْمٍ سُوءًا فَلَا مَرَدَّ لَهُ ۚ وَمَا لَهُم مِّن دُونِهِ مِن وَالٍ
“Her insan için önünden ve arkasından takip edenler vardır. Allah'ın emrinden dolayı onu gözetirler. Allah bir kavme verdiğini, o kavim kendisini bozup değiştirmedikçe değiştirmez. Allah bir kavme de kötülük murad etti mi, artık onun geri çevrilmesine de imkan yoktur. Onlar için Allah'dan başka bir veli de bulunmaz.”
Ra'd 13/11
Kul, başına gelen musibetler karşısında çareyi kendi gücünde ya da başka bir mahlûkta değil, işlerini çekip çeviren Allah'ta arar ve O'ndan başka bir veliye sığınmaz. Hâlini düzeltmek isteyen kimse, önce kendi nefsini ve amellerini değiştirmesi gerektiğini bilir; çünkü Allah bir kavmin hâlini ancak onlar kendilerini değiştirdikçe değiştirir.
FASIL I
Zât ve Ulûhiyyet
Zâtın kendisine ve ulûhiyyetin tenzîhine bakan isimler.
الْمُتَعَالِي
EL-MÜTEÂLÎ
KÖKعـلـو
Her noksanlıktan sonsuz derecede yüce olan.
Âyette El-Müteâlî ismi, gizliyi de açığı da bilen ilim sıfatının hemen ardından zikredilir; bu sıralama, Allah'ın yüceliğinin ilminin kapsamlılığından ayrı düşünülemeyeceğini gösterir. Sa'dî'nin bu âyetin tefsirinde belirttiği gibi Allah'ın yüceliği iki yönlüdür: zâtı, isimleri ve sıfatlarıyla büyüktür; zâtı, kudreti ve bütün mahlûkat üzerindeki galebesiyle de yücelerin yücesidir. Muhtasar tefsirde de vurgulandığı üzere bu yücelik sıfatlarında, isimlerinde ve fiillerinde bir azamet olup, Allah'ı yarattıklarına asla denk kılmayan bir tenzihi ifade eder. Ehl-i sünnet, bu yüceliği keyfiyetini sormaksızın ve hiçbir yaratılmışla kıyaslamaksızın, geldiği şekliyle kabul eder.
عَالِمُ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ الْكَبِيرُ الْمُتَعَالِ
“Allah görünmeyeni de bilir, görüneni de. Büyüktür ve yücelerden yücedir.”
Ra'd 13/9
Kul, Allah'ın her türlü noksanlıktan ve yarattıklarına benzemekten sonsuz derecede yüce olduğunu bilerek O'na yönelirken içinde saygı ve tazim duygusunu diri tutar. Rabbini hiçbir mahlûkla kıyaslamaz, tasavvuruna sığdırmaya çalışmadan yalnız haber verildiği şekliyle tanır.
FASIL II
Rahmet ve Lütuf
Merhametin, bağışlamanın ve karşılıksız ihsanın isimleri.
الْبَرّ
EL-BERR
KÖKبـرـر
İyiliği ve ihsanı bol olan.
Bu âyet, cennet ehlinin dünyada iken Rablerine yönelttiği duayı hatırlayışını anlatır; Sa'dî'nin belirttiği gibi onlar bu duanın hem ibadet hem de istek boyutunu kapsadığını bilerek O'na yalvarmışlardı. Âyette Berr ismi Rahîm ismiyle birlikte zikredilir ve bu iyiliğin somut tecellisi, kulu imana erdirmesi, cennete ulaştırması ve cehennem azabından koruması şeklinde ortaya çıkar. Muhtasar tefsirde de ifade edildiği üzere Allah, kullarına verdiği vaadlerde sadıktır ve onlara karşı ihsanı boldur; bu ihsan yalnız dünyevi nimetlerle sınırlı olmayıp âhiretteki kurtuluşu da kapsar. İbn Kesîr'in de naklettiği üzere âyetin bu iyiliği merhametle birlikte anması, Berr isminin kuru bir cömertlik değil, sevgi dolu bir ihsan olduğunu gösterir.
إِنَّا كُنَّا مِن قَبْلُ نَدْعُوهُ ۖ إِنَّهُ هُوَ الْبَرُّ الرَّحِيمُ
“"Gerçekten biz bundan önce O'na yalvarıyorduk. Çünkü iyilik eden, esirgeyen ancak O'dur."”
Tûr 52/28
Kul, dünyadaki sıkıntılarını ve ihtiyaçlarını yalnız O'na arz eder; çünkü ihsanı bol olan Berr, hem ibadet hem de istek duasını işitip karşılıksız bırakmayandır. Berr ismini anan bir mü'min, Allah'ın kendisini imana ulaştırıp cennete kavuşturma ve ateşten koruma vaadini hatırlayarak şükür ve ümit içinde yaşar.
التَّوَّاب
ET-TEVVÂB
KÖKتـوـب
Tövbeleri çokça kabul eden.
Âyette Âdem'in tövbesi, Rabbinden öğrendiği ve A'râf sûresinde geçen, kendi günahını itiraf edip bağışlanma dileyen duayla gerçekleşir; bu, tövbenin önce bir itiraf ve yalvarışla başladığını gösterir. Sa'dî'nin bu âyetin tefsirinde belirttiği üzere Allah'ın tevbeyi kabulü iki aşamalıdır: önce kulunu tövbeye muvaffak kılar, sonra da şartlarını taşıyan bu tövbeyi kabul buyurur. İbn Kesîr'in naklettiği gibi âyet Tevvâb ismini Rahîm ismiyle birlikte zikreder; Sa'dî de kulu tövbeye yöneltmenin ve ardından onu affetmenin O'nun rahmetinin bir tecellisi olduğunu vurgular. Bu, ilk günahtan itibaren tövbe kapısının insanoğluna hiç kapanmadığının, Âdem kıssasıyla ortaya konan bir örneğidir.
فَتَلَقَّىٰ آدَمُ مِن رَّبِّهِ كَلِمَاتٍ فَتَابَ عَلَيْهِ ۚ إِنَّهُ هُوَ التَّوَّابُ الرَّحِيمُ
“Derken Âdem Rabb'ından birtakım kelimeler aldı, (onlarla tevbe etti. O da) tevbesini kabul etti. Muhakkak O, tevbeyi çok kabul eden, çok esirgeyendir.”
Bakara 2/37
Kul, günah işlediğinde ümitsizliğe kapılmaz; çünkü Tevvâb, önce kalbine tövbe isteğini düşürüp sonra da bu tövbeyi kabul edendir. Âdem'in kıssasını hatırlayan bir mü'min, hatasını itiraf edip Rabbine yönelmenin kendisi için kapıyı kapatmak değil açmak olduğunu bilir.
FASIL III
Kudret ve Celâl
Gücün, izzetin ve karşı konulmazlığın isimleri.
الْمُنْتَقِم
EL-MÜNTEKİM
KÖKنـقـم
Zâlimlerin cezasını veren.
Âyette Müntekim ismi soyut bir tehdit olarak değil, belirli bir sebebe bağlı olarak zikredilir: Rabbinin âyetleriyle kendisine öğüt verildiği hâlde bilerek yüz çeviren kimsenin durumu anlatılır. Sa'dî'nin bu âyetin tefsirinde açıkladığı gibi burada söz konusu olan, dinî ve dünyevi maslahatları hatırlatan âyetlere iman ve itaatle karşılık vermesi gerekirken bundan yüz çeviren kişidir; böyle biri en ağır cezayı hak eden en büyük günahkârlardan sayılır. Muhtasar tefsirde de vurgulandığı üzere bu intikam, küfre girip Allah'ın âyetlerinden umursamazca yüz çevirenler içindir, yoksa gelişigüzel bir gazap değildir. İbn Kesîr'in de naklettiği üzere âyet, bu yüz çevirmeden daha büyük bir zulüm olmadığını belirterek Allah'ın böylelerinden intikam alacağını kesin bir dille bildirir.
وَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّن ذُكِّرَ بِآيَاتِ رَبِّهِ ثُمَّ أَعْرَضَ عَنْهَا ۚ إِنَّا مِنَ الْمُجْرِمِينَ مُنتَقِمُونَ
“Rabbinin âyetleriyle kendisine öğüt verilip de, sonra onlardan yüz çeviren kimseden daha zalim kim olabilir? Gerçekten biz, günahkârlardan intikam alacağız.”
Secde 32/22
Kul, kendisine hatırlatılan âyetler karşısında gaflet ve umursamazlıkla yüz çevirmekten sakınır; çünkü Müntekim ismi, öğütten sonra ısrarla günahta direnmenin karşılıksız kalmayacağını hatırlatır. Bu isim, zulme uğrayanın kalbine güven, ısrarla günah işleyenin kalbine ise korku ve dönüş isteği vermelidir.
FASIL II
Rahmet ve Lütuf
Merhametin, bağışlamanın ve karşılıksız ihsanın isimleri.
الْعَفُوّ
EL-AFÜVV
KÖKعـفـو
Günahları affedip izini bile silen.
Bu ismin geçtiği Nisâ sûresi âyeti, gücü yetmediği için hicret edemeyen, gerçekten âciz mustaz'aflar hakkında iner; Sa'dî'nin tefsirinde belirttiği gibi Yüce Allah'tan gelen 'umulur ki' ifadesi bir belirsizlik değil, O'nun kerem ve ihsanının gereği olarak beklenenin kesin biçimde gerçekleşeceğinin işaretidir. Afüvv ismi, günahın yalnız örtülmesini değil, kaydının ve izinin de tamamen kaldırılmasını bildirir; bu ismin Gafûr ile birlikte anılması, affın hem örtülme hem silinme yönünü bir arada hatırlatır. Muhtasar tefsirin işaret ettiği gibi âyet, mazereti bulunan ve elinden gelen her çareyi tükettiği hâlde bir yol bulamayan kula Allah'ın affının umulacağını, bunun O'nun rahmet ve lütfundan kaynaklandığını öğretir. İbn Kesîr'in de naklettiği üzere Allah burada kendisini hem Afüvv hem Gafûr olarak tanıtır; bu, kulun aczini itiraf ettiği noktada ilahî affın devreye girdiğine işaret eder.
فَأُولَٰئِكَ عَسَى اللَّهُ أَن يَعْفُوَ عَنْهُمْ ۚ وَكَانَ اللَّهُ عَفُوًّا غَفُورًا
“Umulur ki, Allah bu kimseleri affeder. Allah çok affedici, çok bağışlayıcıdır.”
Nisâ 4/99
Kul, günahının yalnız örtülmesini değil kaydının tamamen silinmesini bu isimden umarak tövbeye yönelir; elinden gelen bütün çareleri tükettiği hâlde çıkış bulamadığı çaresizlik anlarında dahi ümidini kesmemesi gerektiğini bu isimden öğrenir. Kul, insanlara karşı da kusurları affedip unutmayı ve izini aramamayı huy edinerek bu ismin öğrettiği bağışlayıcılıktan feyz alır.
الرَّؤُوف
ER-RAÛF
KÖKرـأـف
Çok şefkatli, esirgeyen.
Bu ismin bağlandığı Nahl sûresi âyeti, insanın tek başına ancak büyük bir meşakkatle ulaşabileceği uzak beldelere yükünü hayvanlar aracılığıyla taşıtan Rabbin şefkatinden söz eder; Raûf ismi burada soyut bir duygu değil, kulun ihtiyacını gözeten somut bir lütuf olarak zikredilir. Sa'dî'nin tefsirinde vurguladığı gibi bu şefkat, insanın zaruri ihtiyaçlarını onun emrine vermesiyle kendini gösterir; Raûf ismi, yaratılmışın gücünün yetmediği yerde Rabbin devreye girip kolaylık sağlamasında tecelli eder. İbn Kesîr'in de belirttiği üzere âyet, yarı canı tükenmeden varılamayacak yerlere bu hayvanların yük taşımasını doğrudan Rabbin Raûf ve Rahîm oluşuna bağlar. Sa'dî'nin aynı bağlamda hatırlattığı gibi bu âyet, göklerin ve yerin yaratılışından insanın ve hayvanların yaratılışına uzanan bir nimetler dizisi içinde yer alır ve Raûf ismini tam da bu gündelik ihtiyaç anında zikreder.
وَتَحْمِلُ أَثْقَالَكُمْ إِلَىٰ بَلَدٍ لَّمْ تَكُونُوا بَالِغِيهِ إِلَّا بِشِقِّ الْأَنفُسِ ۚ إِنَّ رَبَّكُمْ لَرَءُوفٌ رَّحِيمٌ
“Bu hayvanlar, ancak güçlükle varabileceğiniz bir memlekete yüklerinizi taşır. Rabbiniz, şüphesiz çok şefkatlidir, çok merhametlidir.”
Nahl 16/7
Kul, gücünün yetmediği ağır yükler ve zorluklar karşısında Er-Raûf isminden, Rabbinin ona bu yükü hafifletecek bir çare ve vasıta lütfedeceği ümidini taşır. Hayvanlara ve güçsüzlere şefkatle davranmak da, Rabbin bizzat hayvanları bile kulunun ihtiyacına vesile kılacak kadar Raûf oluşunu hatırda tutan bir kulluk bilincidir.
FASIL VIII
Bekā ve Nihayet
Evveliyetin, âhiriyetin ve her şeyin döndüğü sonun isimleri.
مَالِكُ الْمُلْك
MÂLİKÜ'L-MÜLK
Mülkün gerçek sahibi, dilediğine veren.
Âyetin 'De ki' hitabıyla bir duâ şeklinde gelmesi, Mâlikü'l-Mülk isminin yalnız bir bilgi değil, aynı zamanda Rabbe yönelişte kullanılacak bir çağrı ismi olduğunu gösterir. Sa'dî'nin belirttiği üzere bu âyet, hükümranlığın Kitap ehlinin veya başka bir topluluğun temennisiyle değil, yalnızca Allah'ın dilemesiyle el değiştireceğini ilan eder; kime izzet kime zillet verileceğine karar veren tek merci O'dur. Sa'dî, âyetin devamında gece ile gündüzü, ölüyle diriyi birbirinden çıkarmasını da aynı mutlak mâlikiyetin bir tezahürü sayar; zaman ve hayat üzerindeki tasarruf da mülkün sahibine aittir. Sa'dî'nin tefsirinde hatırlattığı ince bir edep de şudur: hayır doğrudan Allah'a nispet edilirken şer O'na isim, sıfat veya fiil olarak izafe edilmez, yalnızca kaza ve kaderinin kapsamına girer; bu yüzden Sa'dî'ye göre 'hayır ve şer senin elindedir' değil, sadece 'hayır Senin elindedir' denilmelidir. Muhtasar tefsirin de belirttiği gibi mülkü verme ve alma, aziz ve zelil kılma, Allah'ın hikmeti ve adaletiyledir; mülkün el değiştirmesi bu yüzden asla keyfî veya anlamsız değildir.
قُلِ اللَّهُمَّ مَالِكَ الْمُلْكِ تُؤْتِي الْمُلْكَ مَن تَشَاءُ وَتَنزِعُ الْمُلْكَ مِمَّن تَشَاءُ وَتُعِزُّ مَن تَشَاءُ وَتُذِلُّ مَن تَشَاءُ ۖ بِيَدِكَ الْخَيْرُ ۖ إِنَّكَ عَلَىٰ كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ
“De ki: "Ey mülkün sahibi Allah'ım! Sen mülkü dilediğine verirsin, dilediğinden de onu çeker alırsın, dilediğini aziz edersin, dilediğini zelil edersin. Hayır Senin elindedir. Muhakkak ki, Sen her şeye kâdirsin.”
Âl-i İmrân 3/26
Kul, izzet ile zillet arasında el değiştiren dünyevî hâllere bakıp ümitsizliğe ya da gurura kapılmak yerine, bunların Mâlikü'l-Mülk'ün dilemesiyle gerçekleştiğini bilerek hem tevazu hem teselli bulur. Âyetin bizzat bir duâ olarak inmiş olması, kulu rızkını, makamını ve itibarını doğrudan bu isimle çağırarak Rabbinden istemeye yöneltir.
FASIL I
Zât ve Ulûhiyyet
Zâtın kendisine ve ulûhiyyetin tenzîhine bakan isimler.
ذُو الْجَلَالِ وَالْإِكْرَام
ZÜLCELÂLİ VE'L-İKRÂM
Hem yücelik hem ikram sahibi.
Rahmân sûresinin bu âyeti, yeryüzündeki insan, cin, hayvan ve bütün yaratılmışların fani olacağını, yalnız Rabbin bâkî kalacağını bildirirken bu bekâyı doğrudan O'nun 'vechi' yani yüzüyle anar; Ehl-i sünnet bu tür haber sıfatlarını mahiyetini araştırmadan ve bir mahlûkunkiyle kıyaslamadan, geldiği lafızla kabul eder. Sa'dî'nin tefsirinde açıkladığı üzere celâl, Allah'ın azamet ve kibriyâ sahibi oluşunu, bu yüzden ta'zim edilmeyi hak edişini bildirirken; ikrâm, dostlarını ve has kullarını çeşitli lütuflarla donatan geniş kerem sahibi oluşunu ifade eder. Yine Sa'dî'nin belirttiği gibi bu iki vasıf birbirini tamamlar: celâl kulu saygıya, ikrâm ise sevgiyle O'na yönelmeye çağırır. İbn Kesîr'in de kaydettiği üzere âyet, fani olacak her şeyin karşısına yalnızca celâl ve ikram sahibi Rabbin zâtını bâki olarak koyar.
وَيَبْقَىٰ وَجْهُ رَبِّكَ ذُو الْجَلَالِ وَالْإِكْرَامِ
“Yalnız celâl ve ikram sahibi Rabbinin yüzü (zâtı) baki kalacaktır.”
Rahmân 55/27
Kul bu ismi zikrederken hem celâline duyduğu saygıyla ürperir hem ikramına duyduğu ümitle O'na yönelir; Peygamber'in duada bu ismi ısrarla tekrarlamayı öğütlediği rivayet edilir, zira o hem tazimi hem rağbeti aynı anda dile getirir. Kendi faniliğinin bilincinde olan kul, ancak bâki kalacak olan bu zâtın rızasını arayarak teselli bulur.
FASIL V
Adalet ve Hüküm
Hükmün, ölçünün ve yükseltip alçaltmanın isimleri.
الْمُقْسِط
EL-MUKSİT
KÖKقـسـط
Her işte adaletle hükmeden.
Âyet, emanetleri ehline teslim etme emrini ve insanlar arasında hükmetme emrini aynı cümlede yan yana zikreder; Sa'dî'nin tefsirinde belirttiği gibi emanet burada yalnız mal ve mülkle sınırlı değildir, İslâm toplumundaki kamu görevlerinden Allah'tan başka kimsenin bilmediği gizli sorumluluklara kadar her şeyi kapsar. Sa'dî'nin verdiği örneklere göre adaletle hükmetme emri de öldürme ve yaralamadan mal meselelerine, ırz ve namustan küçük-büyük her anlaşmazlığa, dost ile düşman arasında verilecek karara kadar istisnasız bütün alanları içine alır. Âyetin bu emri Allah'ın Semî' ve Basîr oluşuyla bitirmesi, El-Muksit'in hükmünün sınırlı bir bilgiyle değil, her şeyi işiten ve gören bir ilimle kurulduğunu, dolayısıyla kulların dahi fark edemeyeceği maslahatları gözettiğini gösterir. Muhtasar tefsirin vurguladığı gibi bu adalette taraf tutmamak ve haksızlık etmemek esastır; El-Muksit, hükmünde hiçbir tarafa meyletmeyen, hakkı olduğu gibi yerine koyandır.
۞ إِنَّ اللَّهَ يَأْمُرُكُمْ أَن تُؤَدُّوا الْأَمَانَاتِ إِلَىٰ أَهْلِهَا وَإِذَا حَكَمْتُم بَيْنَ النَّاسِ أَن تَحْكُمُوا بِالْعَدْلِ ۚ إِنَّ اللَّهَ نِعِمَّا يَعِظُكُم بِهِ ۗ إِنَّ اللَّهَ كَانَ سَمِيعًا بَصِيرًا
“Allah size, emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor. Allah, bununla size ne güzel öğüt veriyor. Şüphesiz ki Allah her şeyi hakkıyla işiten, hakkıyla görendir.”
Nisâ 4/58
Kul, üstlendiği her emaneti -ister küçük ister büyük olsun- hakkını vererek yerine getirir, yakınıyla uzağı ve dostuyla düşmanı ayırmadan adaletle davranmaya çalışır; çünkü hükmünde El-Muksit'in kendisini işitip gördüğünü bilir. Haksızlığa uğrayan kul da, dünyada göremediği adaletin, her şeyi kuşatan ilmiyle hükmeden Rabbi katında eksiksiz yerini bulacağına güvenir.
الْجَامِع
EL-CÂMİ'
KÖKجـمـع
Dilediğini dilediği yerde toplayan.
Bu isim, Âl-i İmrân sûresinde ilimde derinleşmiş kimselerin Rablerine yönelttiği bir duânın içinde geçer; Sa'dî'nin belirttiği gibi bu duâ, öldükten sonra dirilişin ve amellerin karşılığının mutlaka görüleceğine dair tam bir yakîni dile getirir. İbn Kesîr'in naklettiği üzere âyet, bu toplanmanın kesinliğini Allah'ın verdiği sözden asla caymayacağı gerçeğine bağlar. Sa'dî'ye göre böyle bir iman sahibini boş bırakmaz; kişiyi o güne göre amel etmeye ve tam bir hazırlığa sevk eder, zira öldükten sonra dirilişe iman kalplerin ıslahının ve hayra yönelişin temelidir. Muhtasar tefsirin ifade ettiği gibi Câmi' ismi insanların kıyamet günü hesap için bir araya getirilişini bildirir; bu toplayış hiçbir şüpheye mahal bırakmayan, kaçınılmaz bir hakikattir.
رَبَّنَا إِنَّكَ جَامِعُ النَّاسِ لِيَوْمٍ لَّا رَيْبَ فِيهِ ۚ إِنَّ اللَّهَ لَا يُخْلِفُ الْمِيعَادَ
“Ey Rabbimiz! Muhakkak ki, Sen, geleceğinde hiç şüphe olmayan bir günde bütün insanları bir araya toplayacaksın. Muhakkak ki Allah, hiç sözünden caymaz.”
Âl-i İmrân 3/9
Kul, bir gün Rabbinin huzurunda toplanacağı bilinciyle bugünkü amellerini o güne hazırlık olarak görür; bu yakîn kalbini hayra yöneltip günahtan alıkoyar. Dağınık işlerinde ve kaybettiği ümitlerinde de Câmi' ismini anarak Allah'tan dağınıklığını toparlamasını, kalbini ve hâlini bir araya getirmesini diler.
FASIL VIII
Bekā ve Nihayet
Evveliyetin, âhiriyetin ve her şeyin döndüğü sonun isimleri.
الْغَنِيّ
EL-GANİYY
KÖKغـنـي
Hiçbir şeye muhtaç olmayan, sonsuz zengin.
Bu isim Bakara sûresinde Halîm ismiyle yan yana anılır; âyetin bağlamı, sadaka verdikten sonra başa kakıp inciten kimseleri uyarmaktır. Sa'dî'nin tefsirinde açıkladığı gibi Allah'ın böyle bir sadakaya da, herhangi bir kulun infakına da ihtiyacı yoktur; O'na verilen hiçbir şey O'nu zenginleştirmez, verilmeyen de O'nu eksiltmez. İbn Kesîr'in naklettiği üzere âyet bu müstağniliği Halîm sıfatıyla birlikte zikreder; Sa'dî'ye göre bu, Allah'ın kemal derecesindeki zenginliğine rağmen isyan eden kullarına dahi mühlet verip rızıklarını kesmediğini gösterir. Böylece Ganiyy ismi yalnız bir sınırsızlığı değil, bütün zenginliğin aslında O'ndan kullara doğru aktığı gerçeğini de bildirir.
۞ قَوْلٌ مَّعْرُوفٌ وَمَغْفِرَةٌ خَيْرٌ مِّن صَدَقَةٍ يَتْبَعُهَا أَذًى ۗ وَاللَّهُ غَنِيٌّ حَلِيمٌ
“Bir tatlı dil ve kusurları bağışlamak, arkasından eza ve gönül bulantısı gelecek bir sadakadan daha hayırlıdır. Allah, hiçbir şeye muhtaç değildir, halimdir, yumuşak davranır.”
Bakara 2/263
Kul, verdiği sadakanın ve yaptığı ibadetin Allah'a bir fayda sağlamadığını, aksine bütün faydanın kendisine döndüğünü bilerek infakını başa kakmadan ve gösterişten uzak yapar. Rızık endişesine düştüğünde de zenginliğin gerçek kaynağının yalnız Ganiyy olan Allah olduğunu hatırlayıp O'ndan başkasına el açmaktan sakınır.
FASIL VI
Rızık ve Kefâlet
Rızkın, korumanın ve dayanılan güvencenin isimleri.
الْمُغْنِي
EL-MUĞNÎ
KÖKغـنـي
Dilediğini zengin kılan.
Necm sûresinin bu âyeti, Sa'dî'nin tefsirinde de görüldüğü üzere güldüren-ağlatan, öldüren-yaşatan gibi birbirine zıt hâlleri art arda sayan uzun bir âyetler zincirinin son halkalarından biridir. Sa'dî'nin açıkladığı gibi bu âyet, kulları ticaret, meslek ve çeşitli kazanç yollarını kolaylaştırarak başkalarına muhtaç olmaktan kurtarmayı, onlara mal biriktirme imkânı vermeyi Allah'a nispet eder. İbn Kesîr'in de belirttiği üzere âyet hem ihtiyaçtan kurtarmayı hem sermaye vermeyi aynı anda Allah'a bağlar. Sa'dî'ye göre Yüce Allah'ın bütün nimetlerin kendisinden geldiğini haber vermesi de bir nimettir; çünkü bu bilgi kulu şükre ve Allah'a hiçbir ortak koşmaksızın yalnız O'na ibadete yöneltir. Muhtasar tefsirin ifadesiyle Muğnî, insanların kazanç yoluyla elde ettikleri malı da onlara veren, dilediğini mal mülk ile zengin kılandır.
وَأَنَّهُ هُوَ أَغْنَىٰ وَأَقْنَىٰ
“Şüphesiz zengin eden de sermaye veren de O'dur.”
Necm 53/48
Kul, elde ettiği kazancın ve mülkün kendi gücünden değil Muğnî isminin bir tecellisi olduğunu bilerek rızık için çalışırken şımarmaz, kazandıklarında Allah'a şükreder. Darlık zamanında da zenginliğin anahtarının yalnız O'nun elinde olduğuna güvenip meşru kazanç yollarında sebat eder.
FASIL III
Kudret ve Celâl
Gücün, izzetin ve karşı konulmazlığın isimleri.
الْمَانِع
EL-MÂNİ'
KÖKمـنـع
Dilemediği şeye engel olan.
Fâtır sûresinin bu âyeti, rahmetin açılmasını da tutulmasını da tek başına Allah'a bağlar; O'nun açtığını hiç kimse kısamaz, O'nun tuttuğunu da hiç kimse salamaz. Sa'dî'nin tefsirinde vurguladığı gibi bu gerçek, kulun bütün ihtiyacını yalnız Allah'a arz etmesini, O'ndan başkasına dua etmemesini ve O'ndan başkasından korkmamasını gerektirir. İbn Kesîr'in naklettiği üzere âyet bu engellemeyi Allah'ın Azîz ve Hakîm isimleriyle birlikte anar; Mâni' bu yüzden keyfî bir alıkoyma değil, izzet ve hikmetle birleşmiş bir tasarruftur. Muhtasar tefsirin ifade ettiği gibi rızık, hidayet ve mutluluk gibi bütün nimetlerin hazineleri Allah'ın elindedir; O engellediğinde bunu hiçbir güç geri açamaz.
مَّا يَفْتَحِ اللَّهُ لِلنَّاسِ مِن رَّحْمَةٍ فَلَا مُمْسِكَ لَهَا ۖ وَمَا يُمْسِكْ فَلَا مُرْسِلَ لَهُ مِن بَعْدِهِ ۚ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ
“Allah, insanlara rahmetinden neyi açarsa artık onu tutacak, kısacak olan yoktur. Her neyi de tutar kısarsa, onu da, ondan sonra salacak yoktur. O, çok güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir.”
Fâtır 35/2
Kul, bir kapı kapandığında bunun Mâni' isminin hikmetli bir tasarrufu olduğunu bilip başkasının açamayacağı bir şeyin ardından koşarak yorulmaz. Dilediğinde O'ndan başka hiçbir gücün önünü kesemeyeceğine güvenerek duasını yalnız Allah'a yöneltir.
الضَّار
ED-DÂRR
KÖKضـرـر
Hikmeti gereği zararı da takdir eden.
Zümer sûresindeki bu âyet, müşriklerin gökleri ve yeri yaratanın Allah olduğunu itiraf ettikleri hâlde başkalarına yalvarmalarındaki çelişkiyi ortaya koyar. Sa'dî'nin tefsirinde açıkladığı gibi âyet, zarar ve rahmeti aynı cümlede yan yana anarak taptıkları varlıkların ne Allah'ın dilediği bir zararı giderebileceğini ne de dilediği bir rahmeti engelleyebileceğini gösterir. İbn Kesîr'in naklettiği üzere bu itiraf, Allah'tan başka çağrılanların her iki hususta da tamamen âciz olduğunu ortaya koyduğu için âyet 'Allah bana yeter' sözüyle ve tevekkülle sonuçlanır. Muhtasar tefsirin ifade ettiği gibi Dârr ismi, zararı da faydayı da tek başına takdir eden Allah'ın dışında hiçbir varlığın bundan bağımsız bir tesire sahip olmadığını bildirir; âyetin kendisi de bu ismi hep rahmetle yan yana anarak O'nun hikmetli tasarrufunun iki yüzünü birlikte hatırlatır.
وَلَئِن سَأَلْتَهُم مَّنْ خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ لَيَقُولُنَّ اللَّهُ ۚ قُلْ أَفَرَأَيْتُم مَّا تَدْعُونَ مِن دُونِ اللَّهِ إِنْ أَرَادَنِيَ اللَّهُ بِضُرٍّ هَلْ هُنَّ كَاشِفَاتُ ضُرِّهِ أَوْ أَرَادَنِي بِرَحْمَةٍ هَلْ هُنَّ مُمْسِكَاتُ رَحْمَتِهِ ۚ قُلْ حَسْبِيَ اللَّهُ ۖ عَلَيْهِ يَتَوَكَّلُ الْمُتَوَكِّلُونَ
“Andolsun ki onlara: "O gökleri ve yeri kim yarattı?" diye soracak olsan: "Elbette Allah!" diyeceklerdir. O halde gördünüz ya Allah'tan başka çağırdıklarınızı! Eğer Allah bana bir zarar vermek isterse, onlar O'nun zararını giderebilirler mi? Yahut bana bir rahmet dilerse, onlar O'nun rahmetini tutabilirler mi? De ki: "Allah, bana yeter." Tevekkül edenler, hep O'na dayanırlar.”
Zümer 39/38
Kul, başına bir sıkıntı geldiğinde bunun Allah'ın hikmeti ve dilemesiyle vuku bulduğunu, onu giderebilecek tek merciin de yine O olduğunu bilerek sabreder ve yalnız O'na sığınır. Zararın da faydanın da tek elde olduğu bilinciyle korkusunu ve umudunu başka hiçbir sebebe değil doğrudan Allah'a bağlar.
FASIL VI
Rızık ve Kefâlet
Rızkın, korumanın ve dayanılan güvencenin isimleri.
النَّافِع
EN-NÂFİ'
KÖKنـفـع
Fayda veren şeyleri yaratan.
Rûm sûresindeki âyet, rızkın genişlemesini ve daralmasını doğrudan Allah'ın dilemesine bağlar; böylece fayda ve nimetin kaynağının sebepler değil, sebepleri yaratan zât olduğu ortaya çıkar. Sa'dî'nin bu âyetin tefsirinde belirttiği gibi, hayrın da şerrin de Allah'tan olduğunu bilen akıl sahibi kişi yalnızca görünen sebeplere takılıp kalmaz, o sebeplerin müsebbibine yönelir. İbn Kesîr'in naklettiği üzere bu âyet, iman eden bir topluluk için ibret alınacak işaretler taşır; zira rızkın kimine bol kimine dar verilmesinde Allah'ın hikmeti ve rahmeti gizlidir. Bu ismin tefsirinde vurgulandığı üzere genişlik de darlık da kulun şükrünü veya sabrını sınayan birer imtihan vesilesidir. En-Nâfi' ismi, kulun eline ulaşan her faydanın nihaî failinin Allah olduğunu, sebeplerin ise ancak O'nun izniyle iş gördüğünü bildirir.
أَوَلَمْ يَرَوْا أَنَّ اللَّهَ يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَن يَشَاءُ وَيَقْدِرُ ۚ إِنَّ فِي ذَٰلِكَ لَآيَاتٍ لِّقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ
“Onlar görmediler mi ki, Allah dilediği kimseye rızkı serer ve daraltır. Şüphesiz ki bunda iman edecek bir kavim için ibretler vardır.”
Rûm 30/37
Kul, rızkı daraldığında bile bunun bir imtihan olduğunu bilerek ümitsizliğe kapılmaz, faydayı yalnız Allah'tan bekleyip dua ile sebeplere aynı anda sarılır. Bolluk günlerinde şımarmayıp şükre, darlık günlerinde sabra yönelmesi, En-Nâfi' isminin kulundan istediği dengeyi kurar.
FASIL VII
Yaratma ve Sûret
Yoktan var etmenin, sûret vermenin ve yol göstermenin isimleri.
النُّور
EN-NÛR
KÖKنـوـر
Gökleri, yeri ve kalpleri nûrlandıran.
Nûr sûresindeki bu meşhur âyet, nur kavramını hem maddî hem mânevî anlamda Allah'a nispet eder; Sa'dî'nin tefsirinde belirttiği gibi gökleri, yeri, Arş'ı ve cenneti aydınlatan nur da, kalplere düşen iman ve marifet nuru da nihaî olarak O'ndandır. Âyetteki kandil, cam fanus ve zeytin ağacı meseli mü'minin kalbini tasvir eder: temiz fıtrat saf zeytinyağı gibidir, ona iman ve ilim ulaştığında kalp âdeta ateşle tutuşan bir kandil gibi nur üstüne nur olur. İbn Kesîr'in de naklettiği üzere Allah dilediği kulunu kendi nuruna eriştirir; bu, herkesin aynı ölçüde nail olamayacağı özel bir hidâyettir. Kur'an'ın kendisi de bir nur, şeriat da bir nur olarak anılır; kalpteki hidayet nuru bunlarla beslenir. Ehl-i sünnet, Allah'a nispet edilen bu nur sıfatını bir cismin ışığına benzetmeksizin ve keyfiyetini araştırmaksızın olduğu gibi kabul eder.
۞ اللَّهُ نُورُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ ۚ مَثَلُ نُورِهِ كَمِشْكَاةٍ فِيهَا مِصْبَاحٌ ۖ الْمِصْبَاحُ فِي زُجَاجَةٍ ۖ الزُّجَاجَةُ كَأَنَّهَا كَوْكَبٌ دُرِّيٌّ يُوقَدُ مِن شَجَرَةٍ مُّبَارَكَةٍ زَيْتُونَةٍ لَّا شَرْقِيَّةٍ وَلَا غَرْبِيَّةٍ يَكَادُ زَيْتُهَا يُضِيءُ وَلَوْ لَمْ تَمْسَسْهُ نَارٌ ۚ نُّورٌ عَلَىٰ نُورٍ ۗ يَهْدِي اللَّهُ لِنُورِهِ مَن يَشَاءُ ۚ وَيَضْرِبُ اللَّهُ الْأَمْثَالَ لِلنَّاسِ ۗ وَاللَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ
“Allah, göklerin ve yerin nurudur (aydınlatıcısıdır). O'nun nurunun temsili, içinde lamba bulunan bir kandil gibidir. O lamba bir billur içindedir; o billur da sanki inciye benzer bir yıldız gibidir ki, doğuya da batıya da nisbet edilemeyen mübarek bir ağaçtan çıkan yağdan tutuşturulur. (Bu öyle bir ağaç ki) yağı, nerdeyse, kendisine ateş değmese bile ışık verir. (Bu ışık) nur üstüne nurdur. Allah dilediği kimseyi nuruyla hidayete iletir. Allah insanlara (işte böyle) misal verir; Allah her şeyi bilir.”
Nûr 24/35
Kul, kalbine düşen iman ışığının kendi çabasının değil Allah'ın hidayetinin bir eseri olduğunu bilerek bu nuru ilim ve amelle beslemeye, sönmesine fırsat vermemeye çalışır. Şüphe, gaflet veya günah karanlığına düştüğünü hissettiğinde, sığınacağı yerin yine En-Nûr'un hidayeti olduğunu bilir.
الْهَادِي
EL-HÂDÎ
KÖKهـدـي
Hidâyete erdiren, doğru yolu gösteren.
Hac sûresindeki bu âyet, hidâyeti ilim ile iman arasında bir zincirin son halkası olarak sunar: kendilerine ilim verilenler önce Kur'an'ın Rabbinden gelen bir hak olduğunu bilir, sonra iman eder, sonra da kalpleri ona boyun eğer. Sa'dî'nin bu âyetin tefsirinde belirttiği gibi bu üç aşama -bilme, inanma, teslim olma- Allah'ın kuluna verdiği sebatın bir türüdür. İbn Kesîr'in de naklettiği üzere âyetin sonu bu gerçeği açıkça beyan eder: Allah iman edenleri dosdoğru bir yola iletir. Hidâyet burada yalnız yolu göstermek değil, kalbi o yola teslim kılmaktır; dolayısıyla El-Hâdî ismi hem bilgiye ulaştıran hem de o bilgiyi kalpte yerleştiren bir tasarrufu ifade eder.
وَلِيَعْلَمَ الَّذِينَ أُوتُوا الْعِلْمَ أَنَّهُ الْحَقُّ مِن رَّبِّكَ فَيُؤْمِنُوا بِهِ فَتُخْبِتَ لَهُ قُلُوبُهُمْ ۗ وَإِنَّ اللَّهَ لَهَادِ الَّذِينَ آمَنُوا إِلَىٰ صِرَاطٍ مُّسْتَقِيمٍ
“Bir de kendilerine ilim verilmiş olanlar, Kur'ân'ın şüphesiz Rabbinden gelen bir gerçek olduğunu bilsinler ve ona iman etsinler de kalpleri ona saygı duysun. Çünkü Allah, iman edenleri doğru yola eriştirir.”
Hac 22/54
Kul, doğru bilgiye ulaşmayı kendi zekâsının ya da çabasının eseri saymayıp El-Hâdî'den hidâyet dilemeyi duasının merkezine koyar; her namazda tekrarladığı 'bizi doğru yola ilet' talebiyle bu isme sürekli muhtaç olduğunu hatırlar. Kalbi bir konuda tereddüde düştüğünde, hidâyetin sebatını da yine O'ndan istemesi gerektiğini bilir.
الْبَدِيع
EL-BEDÎ'
KÖKبـدـع
Eşi benzeri olmayan şeyler yaratan.
Bakara sûresindeki bu âyet, önceki âyette reddedilen 'Allah çocuk edindi' iddiasının hemen ardından gelir; Sa'dî'nin tefsirinde işaret ettiği gibi göklerin ve yerin daha önce hiçbir örneği olmaksızın yaratılmış olması, Allah'ın hiçbir şeye muhtaç olmadığını, dolayısıyla çocuğa da ihtiyacının bulunmadığını gösterir. İbn Kesîr'in naklettiği üzere âyet, bu eşsiz yaratmanın yalnızca 'Ol' emriyle gerçekleştiğini bildirir; Sa'dî'nin belirttiği gibi hiçbir iş O'na zor gelmez, hiçbir güç bu işin gerçekleşmesine engel olamaz. Bu ismin tefsirinde belirtildiği gibi Bedî', bir şeyi önceden var olan bir örneğe bakmaksızın, sırf kendi kudretiyle en güzel ve en sağlam şekilde ortaya koymayı ifade eder. Göklerde ve yerde bulunan her şeyin O'na boyun eğmesi de, yaratılmışlığın gereği olan bu mutlak benzersizliğin bir sonucudur.
بَدِيعُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ ۖ وَإِذَا قَضَىٰ أَمْرًا فَإِنَّمَا يَقُولُ لَهُ كُن فَيَكُونُ
“O, göklerin ve yerin yoktan var edicisidir ve O, bir işin olmasını murad edince, ona yalnızca "ol!" der, o da hemen oluverir.”
Bakara 2/117
Kul, karşılaştığı her yeni ve hayret verici yaratılışta -ister gökyüzünde ister kendi bedeninde- bunun hiçbir örneğe bakılmaksızın var edildiğini düşünüp Bedî' ismiyle Allah'ı tefekkür eder. Zorlukla karşılaştığında da, örneksiz yaratmaya kadir olanın kendi işini bir 'Ol' emriyle kolaylaştırabileceğine güvenir.
FASIL VIII
Bekā ve Nihayet
Evveliyetin, âhiriyetin ve her şeyin döndüğü sonun isimleri.
الْبَاقِي
EL-BÂKÎ
KÖKبـقـي
Varlığının sonu olmayan, ebedî.
Rahmân sûresindeki bu âyet, yeryüzünde bulunan insan, cin ve bütün canlıların yok olacağını bildiren âyetin hemen ardından gelir; Sa'dî'nin tefsirinde vurguladığı gibi bu karşıtlık, fani olan her varlığın karşısına kemal hayat sahibi olanı, yani asla ölmeyecek olanı koyar. İbn Kesîr'in de naklettiği üzere baki kalacak olan, celâl ve ikram sahibi Rabbin zâtıdır; bu iki vasıf O'nun hem azamet ve yüceliğini hem de dostlarına geniş lütuf ve keremini bir arada anar. Sa'dî'nin işaret ettiği gibi bu âyetin hemen ardından gelen ilahî soru, Rabbin nimetlerini inkâr etmenin imkânsızlığını hatırlatarak bekâ sıfatının kulda uyandırması gereken şükrü pekiştirir. Allah'ın bekâsı, yaratılmışların bekâsına benzemeyen, başlangıcı ve sonu olmayan mutlak bir bekâdır.
وَيَبْقَىٰ وَجْهُ رَبِّكَ ذُو الْجَلَالِ وَالْإِكْرَامِ
“Yalnız celâl ve ikram sahibi Rabbinin yüzü (zâtı) baki kalacaktır.”
Rahmân 55/27
Kul, sevdiklerinin ve kendi ömrünün geçiciliğini gördükçe kalbini bâki olan Rabbine bağlar, çünkü gerçek güven ancak yok olmayana duyulabilir. Elindeki nimetlerin hepsinin fani, yalnız Bâkî olanın kendisinin ebedî olduğunu bilerek şükür ve teslimiyetle yaşar.
الْوَارِث
EL-VÂRİS
KÖKوـرـث
Her şeyin gerçek son sahibi.
Hicr sûresinde Vâris ismi, hayat verme ve öldürme fiilleriyle aynı âyette zikredilir; İbn Kesîr'in de naklettiği gibi âyet bu üç hakikati (hayat verme, öldürme ve nihayette mirasçı olma) tek bir kudrete, doğrudan Allah'a bağlar. Sa'dî'nin bu âyetin tefsirinde açıkladığı üzere, yaratılmışları yokluktan var eden ve ecelleri geldiğinde canlarını alan yalnızca O'dur, bunda hiçbir ortağı yoktur; O'nun yeryüzüne ve üzerindekilere vâris olması, Meryem sûresindeki benzer âyeti hatırlatır. Sa'dî, bunun Allah için zor bir şey olmadığını, çünkü O'nun yaratılmışların öncekilerini de sonrakilerini de bildiğini ve hiçbir gücün O'nu âciz bırakamayacağını vurgular. Âyetin sonundaki 'hikmet sahibi, her şeyi bilen' ifadesini Sa'dî, Allah'ın eşyayı yerli yerine koyup herkese amelinin karşılığını vermesiyle açıklar; Vâris isminin yalnız bir sona değil, bu hikmete de işaret ettiği anlaşılır. Ehl-i sünnet, bu ismi de diğer bütün isim ve sıfatlar gibi teşbih ve ta'til olmaksızın, zâhir mânasıyla kabul eder; Vâris oluş, Allah'ın hiçbir şeye muhtaç olmadan bâkî kalışının bir göstergesidir.
وَإِنَّا لَنَحْنُ نُحْيِي وَنُمِيتُ وَنَحْنُ الْوَارِثُونَ
“Elbette biz diriltiriz ve biz öldürürüz! Ve hepsinin varisleri de biziz.”
Hicr 15/23
Kul, mülkünün ve canının geçici bir emanetten ibaret olduğunu, nihayetinde gerçek sahibi olan Allah'a döneceğini bilerek dünya malına aşırı bağlanmaktan sakınır ve elindekini O'nun rızası doğrultusunda harcamaya yönelir. Bu bilinç, kendi mirasını da helâl ölçüler içinde düzenlemeyi ve ölüm ötesini unutmadan yaşamayı öğütler.
FASIL VII
Yaratma ve Sûret
Yoktan var etmenin, sûret vermenin ve yol göstermenin isimleri.
الرَّشِيد
ER-REŞÎD
KÖKرـشـد
Bütün işleri doğru sonuca ulaştıran.
Bu âyetin bağlamında Şuayb aleyhisselam, kavmini ölçü ve tartıda hileden vazgeçirip Allah'ın helâlinden bıraktığı kazanca razı olmaya çağırır; Sa'dî'ye göre bu az ama helâl pay, haram yollarla elde edilen fazlalıktan daha hayırlı ve bereketlidir. Aynı kıssada kavmi, alay yollu da olsa Şuayb'ı 'pek yumuşak huylu, pek akıllı' yani doğru yol üzere biri diye nitelendirir; Sa'dî bu sözün alay maksadıyla söylenmesine rağmen gerçeği yansıttığını, Şuayb'ın hakikaten doğru yol üzere olduğunu belirtir. Şuayb'ın kendi başarısının da ancak Allah'ın yardımıyla mümkün olduğunu söylemesi, bir peygamberin dahi işlerini hayırlı bir sonuca ulaştırmasının yalnız Allah'ın tevfikiyle gerçekleştiğini gösterir. Bu âyetin tefsirinde de vurgulandığı gibi, adaletle ve helâlinden kazanılan az şey, hileyle elde edilen çokluktan daha faydalı ve bereketlidir; bu, Allah'ın işleri hikmetle en güzel âkıbete ulaştırdığının bir işaretidir. Ehl-i sünnet, Reşîd ismini de kula kıyaslamaksızın, Allah'ın kendine yaraşır biçimde bütün işleri hikmetle yönettiğini bildiren bir sıfat olarak kabul eder.
بَقِيَّتُ اللَّهِ خَيْرٌ لَّكُمْ إِن كُنتُم مُّؤْمِنِينَ ۚ وَمَا أَنَا عَلَيْكُم بِحَفِيظٍ
“Eğer mümin iseniz, Allah'ın helâlinden size ihsan ettiği kâr sizin için daha hayırlıdır. Bununla beraber ben sizin üzerinize gözcü değilim."”
Hûd 11/86
Kul, bir işe giriştiğinde kendi aklına değil, o işi hayırlı bir âkıbete ulaştıracak gerçek gücün Allah'ın tevfikinde olduğunu bilerek O'ndan isabetli karar ve doğru sonuç diler. Bu isim, az ama helâl kazancı hileyle elde edilen fazlalığa tercih etmeyi ve işlerin âkıbetini sabırla Allah'a havale etmeyi öğütler.
FASIL II
Rahmet ve Lütuf
Merhametin, bağışlamanın ve karşılıksız ihsanın isimleri.
الصَّبُور
ES-SABÛR
KÖKصـبـر
Ceza vermekte asla acele etmeyen.
Bakara sûresindeki bu âyet, doğrudan Allah'ın sabrından değil, kulun sabrından ve Allah'ın sabredenlerle beraber olmasından söz eder; Sa'dî'nin tefsirinde açıkladığı gibi bu beraberlik sevgi, yardım ve yakınlık ifade eden özel bir beraberliktir, bütün yaratılmışları kuşatan ilim ve kudret beraberliğinden farklıdır. Sa'dî sabrı üçe ayırır: Allah'a itaatte sabır, günahtan kaçınmada sabır ve Allah'ın acı veren takdirine öfkelenmeden katlanmada sabır; bu üçü de kulun Rabbine bağlılığının ölçüsüdür. Kulun sabrına bu denli büyük bir mükâfat ve özel bir yakınlık vaad edilmesi, sabrın Allah katında ne kadar sevilen bir vasıf olduğunu gösterir; Sabûr ismi ise bu vasfın en kâmil ve mutlak şeklinin, aczinden veya ihtiyacından değil hilim ve hikmetinden dolayı günahkârlara mühlet veren Allah'a ait olduğunu bildirir. Ehl-i sünnet, bu ismi kul için geçerli olan, bir sıkıntıya zorlanarak katlanmak anlamındaki sabırla karıştırmadan, teşbihsiz ve ta'tilsiz biçimde, Allah'a yaraşır bir mânada kabul eder.
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اسْتَعِينُوا بِالصَّبْرِ وَالصَّلَاةِ ۚ إِنَّ اللَّهَ مَعَ الصَّابِرِينَ
“Ey iman edenler! Sabır ve namazla yardım isteyin. Şüphe yok ki Allah, sabredenlerle beraberdir.”
Bakara 2/153
Kul, Allah'ın günahına rağmen cezayı hemen indirmemesini bir gaflet fırsatı değil, tövbe için tanınmış bir mühlet bilerek bu süre dolmadan Rabbine dönmekte acele eder. Aynı zamanda kendi başına gelen sıkıntılara öfkelenmeden sabreder; çünkü sabredenlerle beraber olma vaadi, bu sabrın karşılıksız kalmayacağını müjdeler.
Tesbih Tamamlandı
إِنَّ لِلَّهِ تِسْعَةً وَتِسْعِينَ اسْمًا، مِائَةً إِلَّا وَاحِدًا، مَنْ أَحْصَاهَا دَخَلَ الْجَنَّةَ
“Allah'ın doksan dokuz ismi vardır, yüzden bir eksik. Kim bunları sayıp gereğince inanırsa cennete girer.”
Buhârî · el-Câmiu’s-Sahîh · Tevhid · SAHÎH