MÜTEVÂTİR VE ÂHÂD AYRIMI: BİR HABERİN KESİNLİK DERECESİ NASIL ÖLÇÜLÜR
Sahîh-i Buhârî, İlim 38; Sahîh-i Müslim, Mukaddime 1-3 — altmışı aşkın sahâbî tarafından nakledilmiştirعَنْ أَنَسِ بْنِ مَالِكٍ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ عَنِ النَّبِيِّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ: «مَنْ كَذَبَ عَلَيَّ مُتَعَمِّدًا فَلْيَتَبَوَّأْ مَقْعَدَهُ مِنَ النَّارِ»
Enes b. Mâlik'ten (r.a) rivayet edildiğine göre Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: Kim benim adıma bilerek yalan söylerse, cehennemdeki yerine hazırlansın.
USÛL-İ HADİS ÂLİMLERİNİN TASNİFİ
Haber, ya mütevâtirdir ya da âhâddır. Mütevâtir; yalan üzerinde ittifak etmeleri aklen imkânsız sayılacak kadar çok sayıda kişinin, her tabakada (nesilde) aynı çoklukla naklettiği ve neticede zorunlu, kesin bir bilgi (ilm-i darûrî) doğuran haberdir. Âhâd ise bu sayıya ulaşmayan, bir veya birkaç kişinin naklettiği haberdir; sahih olduğunda amel etmek vaciptir, fakat naklettiği bilgi -cumhura göre- zorunlu değil, güçlü bir zan (galib zan) ifade eder.
Kim benim adıma bilerek yalan söylerse cehennemdeki yerine hazırlansın hadisi, mütevatir hadislerin en meşhur örneklerinden biridir; Ebû Bekir el-Bezzâr bu hadisin kırktan fazla sahâbî tarikiyle geldiğini, bazı muhaddislerin ise bu sayıyı altmışın üzerine çıkardığını nakletmiştir. Bu derece yaygın bir nakil zincirinde, bunca farklı şehirde, bunca farklı sahâbîde ittifakla bir yalanın uydurulması aklen mümkün değildir; işte mütevatirin gücü tam olarak buradadır.
Âhâd haberin sahih olduğunda dinde amel için hüccet olacağı hususunda ümmetin selefi ittifak etmiştir; Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem) tek bir sahâbîyi dahi çeşitli bölgelere hüküm tebliğ etmek üzere göndermiş, o bölge halkı tek kişinin haberiyle amel etmiştir. Bunu inkâr etmek, bizzat sahabe uygulamasını (ki bu da bir icmadır) inkâr etmek olur.
Cehmiyye ve Mu'tezile'nin bir kısmı, akîde konularında sadece Kur'an ve mütevatir haber delil olur, âhâd haber sadece amelî meselelerde geçerlidir iddiasını ortaya atmıştır. Bu, selefin hiçbirinin söylemediği, sonradan uydurulmuş bir kaidedir. Sahâbe ve tâbiîn, sahih âhâd hadisleri -mesela kabir azabı, Deccâl'in sıfatları, rü'yetullah gibi gaybî meselelerde dahi- tereddütsüz kabul edip onlarla itikad etmişlerdir. Bir haberin akîdeye dair olması, onu âhâd olmaktan çıkarmadığı gibi, hüccet olmaktan da düşürmez; asıl mesele senedinin sıhhatidir.
Âhâd haberi akîdede reddedenlerin dayandığı mantık şudur: Akîde kesinlik ister, âhâd ise zan ifade eder. Fakat bu, sahih âhâd hadislerin Nebi'ye (sallallahu aleyhi ve sellem) aidiyetinin kesin olabileceğini, tereddütsüz nakledilebileceğini göz ardı eder. Ayrıca bu kaide tutarlı şekilde uygulansa, namazın rekat sayıları, zekâtın nisabı gibi pek çok âhâd yoluyla gelen -fakat ümmetin ameliyle desteklenen- hüküm de sarsılırdı. Doğrusu, âhâd hadis sahih olup ümmetin telakkisine (kabulüne) veya diğer nasslara aykırı düşmüyorsa, hem amelde hem itikadda delildir.